31 Aralık 2010 Cuma

Freddie Ljungberg

Celtic'in geçtiğimiz devre arası yaptığı Robbie Keane hamlesi sonrası, yine benzer bir hamle de bu sene sonunda yapıldı. Arsenal ile geçirdiği muazzam yıllardan sonra önce West Ham sonra da MLS ekiplerinden Seattle ve Chicago formaları giyen 33 yaşındaki Freddie Ljungberg, Celtic ile sözleşme imzaladı.

Bir çok Celtic taraftarı gibi, ben de Aiden McGeady'yi çok özlüyorum. Bu takımın McGeady'nin gidişinden sonra kanat yaratıcılığından yoksun kaldığı açık. Herkes Freddie'nin formsuz olduğundan dem vuruyor ama, İskoçya Ligi için 33 yaş öyle büyük be bir problem değil. Bugünlerde bir "Celtic Cult Hero" olan ve Celtic tarihine adını yazdıran John Hartson da Celtic'e gelmeden futbolu bırakmak üzereydi, aynı zamanda hem CL hem de SPL'de oynayan Rangers kaptanı David Weir ise 40 yaşında.

Amerika'da gözden biraz uzak kaldı ama mutlaka orada oynamıştır. Neil Lennon da zaten antremanlarda deneyip imza attırdı kendisine ve yaptığı açıklamalarda Freddie "Young"Berg diye bahsedip, İsveçlinin fit ve hazır durumda olduğunu söylüyor.

Old Firm maçında oynaması zor gibi gözüküyor am sezon içinde gayet yararlı olacağı inancındayım. Ljungberg daha bitmedi ve en azından 2 sene daha rotasyon içerisinde kendisini götürür.



Bu arada yine MLS'den Toronto'da forma giyen Kanadalı Dwayne De Rosario da antremanlara çıkmaya başladı. 32 yaşındaki oyuncu ileriye yönelik bir orta saha ve yaratıcı özelliklere sahip. Kariyerinin büyük bölümünü MLS'de geçirdi. Fakat bu uzun süreli değil de kiralama tarzı bir anlaşma olacağa benziyor.

30 Aralık 2010 Perşembe

Celtic - Motherwell (29.12.2010)

Yaklaşık olarak son 3 haftadır maç yapmayan Celtic, kendi sahasında Motherwell ile karşılaştı dün gece. Rangers'ın Inverness CT ile oynayacağı maç ertelendiğinden, maçı kazanan Celtic maç fazlası ile liderliğe yükseldi ve Old Firm öncesi moral yakalamış oldu. Bu arada derbi öncesi Rangers'ın 16, Celtic'in ise 18 maç oynadığını belirtelim.

Parkhead'de uzun aradan sonra taraftarı ile buluşan Celtic maça da etkili başladı. Sezon başladıktan sonra takıma katılan Fransız orta saha Kapo, maçın ilk yarısı bitmeden sakatlanıp oyun dışı kalırken, ilk yarı sonrası da Murphy ikinci yarıyı göremedi sakatlıktan dolayı.

Celtic'te yaratıcı oyuncu mevcut, fakat orta sahadaki defansif dengeyi bozmamak adına, Lennon bu oyuncuların hepsinden bir arada faydalanamıyor. Bu yeteneklerin belki de en "underrated" ve en özeli Paddy McCourt, yine çalımlarla ceza sahasına yaklaşım, sağ ayak içi ile mükemmel bir gol attı ve maçı Celtic'in kazanmasını sağladı.

Maçın son saniyesinde takım kaptanı ve orta sahadaki defans organizasyonunu sağlayan Scott Brown kırmızı kart gördü ve haftaya oynamayacak, bu nedenle Old Firm'e kaptan olarak ya Maloney, ya da Majstorovic çıkacak.

Maçı izlediğim web linki ilk yarı bitiminde reklama girmedi ve devre arası boyunca sahada kaldılar. Anonslar, Oasis ve Celtic takımının kendine özel şarkıları ile ben de geçmiş senelere döndüm. O stada tekrar gitmem gerekiyor. Bunu anladım geçtiğimiz akşam...

Şimdi haftasonu bir derbi heyecanı daha var, bu sefer Kıbrıs'ta izliyor olacağım maçı. Maç sonrası tekrar değerlendirmemizi yaparım. Herkese iyi seneler. HAIL HAIL!

2 Aralık 2010 Perşembe

Avrupa'da Bu Hafta (2)


Geçtiğimiz hafta içi umulmadık bir hareketlilik ile geçti El Clasico öncesi. İnternet ortamlarında öylesine tartışmalar yaşandı ki, eminin İspanyollar bu maçı böylesine bir başlık altında değerlendirmemişlerdir.
Yine geçtiğimiz aylarda internet ortamlarında, yurtdışında takım destekleyen, futbola farklı bir gözle bakıp bu oyunun her noktasına bir anlam yüklemeye çalışan, oyunu olduğu gibi kabullenmeyip perde arkasına kafasını uzatan insanlara “dilenci” ismini takan kimiler, büyük tartışmalara sebep oldular. Bahsettiğimiz “dilenci” kelimesi ise, ünlü yazar Eduardo Galleano’nun kaleme aldığı “Gölgede ve Güneşte Futbol” isimli kitabın giriş cümlesinden geliyor aslında. Bir çırpıda, nefes almadan bitirdiğim kitabın ilk sayfasında şu sözlerle karşılıyor yazar bizi;

Ben bir futbol dilencisiyim. Dünyanın dört bir yanını dolaşıyor, stadyumlarda yalvarıyorum: Tanrı aşkına güzel bir maç!"

Günümüz gelişen koşullarında stadyum dolaşmak yerine, kanallar arası dolaşıyoruz televizyonda. Ve bizler de yalvarıyoruz, güzel bir maç için. O nedenle futbolu elindeki şekere sıkı sıkıya tutunan bir çocuk heyecanı ile izliyoruz. Bahis oynamamamıza rağmen, desteklediğimiz takımın gollerinde çılgın gibi seviniyoruz. Bu hafta oynanan maçlara hızlıca değinip, hafta başındaki El Clasico ile ilgili öncesi-maç -sonrası şeklinde bir değerlendirme ile bitirelim. Öncelikle bu hafta sonu geçmiş dönemlerden ziyade daha az maç izlediğimi belirtmeliyim, bu nedenle özet biraz daha kısa olacak.
İngiltere’den başlayalım yine. Zira heyecan üst düzeyde, belirsizlik de cabası. Üst üste yaşadığı puan kayıpları ile “kötü gidiyor” izlenimi yaratan, fakat mağlubiyeti bulunmayan Manchester United, Blackburn’u ağırladı Rüyalar Tiyatrosunda. Bana göre şu anda aktif olarak futbol oynayan forvetler arasında Real Madrid’li Higuain ile birlikte (hatta ondan daha fazla) underrated bir oyuncu olan Berbatov, inanılmaz yeteneğini maç boyunca sergiledi bizlere. Underrated’ın anlamını biraz daha açacak olursak, “bir oyuncunun gerektiği değeri, ilgiyi, olanağı görememesi” olarak düşünebiliriz. Berbatov, en son Liverpool maçında attığı röveşata golü ve sanat eseri oyununu hat-trick yaparak bitirmişti, ondan sonra rotasyonu sıkca kullanan Ferguson’un yanındaki koltukta oturmuştu, Hernandez, Macheda ve Rooney üçgeni ile birlikte.



Bu maçta patlamasını yaptı ve 3 sezondur arkadaşlarımla ısrarla kavga ettiğim adam sonunda bana ödülümü verdi. Artık haklıydım ve Manchester United’ı sevmememe rağmen, Berbatov’un komple bir golcü olduğunda halen ısrarlıyım. Hissettirmeden, kendisini sıkmadan gol atıyormuş havası var. Sanki yorulmuyor, yaptığı işi hem seviyor, hem sevmiyor gibi. Ama asla antipatik değil. Blackburn maçını 7-1 kazanan Man U’da, 5 gol Berbatov’dan geldi ve adeta Old Trafford’da bir filarmoni orkestrasının yapacaklarının hepsini tek başına yaptı. Keman da ondaydı, viyolonsel de, üflemeli, vurmalı, tüm çalgılar onun elindeydi. Tabii takımın “Herbert Von Karajan” rolünü 24 senedir başarı ile üstlenen bir Ferguson gerçeğini de Berbatov’un bu çıkışında göz ardı etmemek gerek.
Manchester United maçlarında saha içinde Berbatov ve Fletcher’ı (oynadığı zamanlar Giggs de) izlemek bana büyük keyif veriyor. Geçtiğimiz gece West Ham’dan 4 yemeleri biraz sürpriz olsa da, lig maratonunda en avantajlı takım gibi görüyorum onları.
Diğer Premier Lig maçı sevgili Okan abi’nin “Burjuvazi” Chelsea’si. Chelsea’ye karşı olan antipatik düşüncemin sebebi, küçükken aşı olmak için Okan Abi’nin muayenesine adım attığımda her yerin Chelsea objeleri ile dolu olması ile açıklanabilir. Aşı-Chelsea paritesi, korku olarak yerleştiği bünyede zamanla antipatikliğe dönüşmüş anlaşılan. Newcastle ile ilgili düşüncelerimi daha önce açıklamıştım. Oldum olası takımda İngiliz (veya Britanya kökenli) futbolcu sayının fazlaca olduğu ve futbolun o tarzda oynandığı takımları sevmişimdir. Newcastle bana aynı duyguları hissettiriyor. O nedenle Newcastle-Chelsea maçını üzerimde “Magpies” forması ile izledim. Andy Caroll gibi genç bir yetenek var, ligdeki gol sayısını 9’a çıkardı, yaş 21, boy 1.91. Önümüzdeki yıllarda İngiltere’nin milli takımdaki kozu olabilecek duruma gelecektir. Chelsea yine sayısız fırsatları harcadı, Newcastle takımdaki önemli eksiklere rağmen 1 puanı cebine koydu.
Premier Lig’in son maçı gönül verdiğimiz Liverpool’un, deplasmanda oynayacağı Spurs maçı idi. İyi bir hava yakalamıştı Liverpool, önemli eksikleri olmasına rağmen (Gerrard ) takım birlikteliğini sahaya yansıtabiliyor, Maxi Rodriguez ve Raul Meireles’in form tutmaları ve Kuyt’ın sakatlıktan dönmesi ile birlikte ileri uçta bolca pozisyon üretebiliyordu. Nitekim ilk golü Liverpool attı, bu sefer defanstan gelen Sktrel ile. İlk yarının sonlarına doğru önce Maxi, sonra Torres akılalmaz iki pozisyonu harcadılar. İkinci yarı daha hızlı başlayan Spurs önce Skrtel’in kendi kalesine attığı gol ile eğitliği yakaladı, sonra Defoe ile penltı kaçırdı, sonra da 90+’da Lennon ile galibiyeti aldı. Maçın dönüm noktası hiç kuşkusuz Spurs defansında eksikler olmasına rağmen 1-1’de Roy Hodgson’ın forvet çıkarıp yerine bek oyuncu almasıydı. Kontratakların etkili ismi Babbel ise kenardan hocasına anlamsız gözler ile bakıyordu o an.

Gelelim El Clasico’ya. Hafta boyunca iyice maçın havasına girmiştik, siyasi söylemlerden tutun da, Messi-Ronaldo karşılaştırmaları gırla gidiyordu. Hayatımda belki de ilk kez, ne istediysem oldu. İlk golü bir İspanyol değil, bir Katalan attı, Mourinho mosmor oldu, Barcelona 67% bir yüzde ile topun “sahibi” olduğunu ispatladı. Burada Mourinho’ya bir parantez açmak istiyorum. Bu zatı muhteremi ne Porto’da, ne Chelsea’de, ne de Inter’de sevmiştim, şimdi Real Madrid’e gelmiş, iyiden iyiye soğudum ben de. Fakat kendi egosunu Real Madrid egounun önüne koyunca bu hezimeti yaşadı. Aslında Dağhan Irak, Taraf gazetesindeki köşesinde çok güzel yazmıştı, “Kokuşmuş çağın plastik kahramanı” başlıklı yazısında. Orada her şey açık ve netti, Mourinho’nun biz ve bizim gibiler tarafından sevilmediğini anlamak için bu cümlelere dikkat lütfen; “Beni rahatsız eden Mourinho’nun küstahlığı, kendisinden daha zayıf gördüğü rakipleri aşağılamaktan haz duyması ya da futbolcularına kasti kırmızı kart görme talimatı vermek gibi vukuatlarının olması da değil aslında. Beni rahatsız eden José’nin şahsında bütün bunların meşrulaştırılıyor ve özendiriliyor olması. Bütün bunları yapıyor ama sonunda kazanıyor ya, bu yaptığı her şeyi meşru kılıyor. Büyük balığın küçük balığı yemesi bile değil mevzu, trolle avlaması, soyunu tüketmeye çalışması ve bunun işin gereği, başarıya giden mutlak yol olarak sunulması.” İşte bu nedendendir ki, Barcelona sevgimizin doruk yaptığı dönemlerde, Mourinho antipatisi de aynı oranda artıyordu. Maçı birçok kişi izlemiş, okumuş ve tartışmıştır. Sergio Ramos’un birebir “Real Madrid Çocukluğunu” içinden çıkarmasına sebep olan, milyon dolarlık ayaklara top göstermeyen Katalanlar, Nou Camp’a bir tarih daha yazmışlar, Mourinho’nun da egosunu düşünmesi için bir fırsat vermişlerdir.


Peki Barcelona Nasıl? Neden? Kim? Diye bir sürü soru geliyor aklımıza. Kaleden başlayarak Valdes, Puyol, Pique, Xavi, Busquets, Bojan birebir Katalan iken, Iniesta, Pedro, Villa, gibiler İspanyol, Messi ve Jeffren gibi oyuncular ise İspanya’ya çok ufak yaşlarda gelmiş durumda. Yani “parasını ne ise verelim, alalım” diye bir durum söz konusu değil, bir yetiştirme, eğitme durumu daha çok göze çarpıyor. Türkiye’den döverek kovduğumuz Rijkaard ve ekibi, bugünkü Barcelona’da çok ama çok önemli bir yere sahip iken, aslında tüm temeller bir Total Futbol uygulayıcısı olan Johan Cruyff’un o dönem Katalanlar için kurduğu planlı-programlı sistemin devamına bağlı. “La Masia” adı verilen altyapı sisteminde hem futbol, hem de kültür eğitimi alan genç yetenekler, ileriki yıllarda bu takıma uzun yıllar hizmet edebilecek hale geliyorlar, sonuç ortada zaten.

Maçtan sonra birçok futbol otoritesinin yaptığı yorumlar durumu gözler önüne seriyordu adeta. Genel olarak baktığımızda bir teknik adam veya bir futbolcu, kendi takımı dışındaki takımlar hakkında mütevazi açıklamalar yapar ve gözünde onları fazla büyütmez, büyütmek istemez. Ama bu kez futbol camiası, içindekileri tutamadı ve herkes kendi düşüncesini söyledi. Roma’nın kaptanı Totti; “Bu Barcelona karşısına, istediğiniz takımdan 3 tane aynı anda sahaya sürseniz bile, beraberliği zor kurtarırsınız” derken, Rangers teknik direktörü Walter Smith; “Hayatım boyunca binlerce maç izledim, bu kadar güzel bir futbol, bu kadar güzel bir oyun anlayışı görmemiştim” açıklamasını yaptı.

Ben ise tüm bunları, İzmir’de bir barda, üstümde Barcelona forması, yanımda Barcelona formaları giymiş arkadaşlarım, arkamızda Barca taraftarı İspanyol kız grubu, dev bir ekran ve biralar ile izlerken, içimden sadece şunları söylüyordum; “Tanrım, Eduardo Galleano’nun dileklerini bu akşamlık da olsa yerine getirdiğin için sana minnettarım”…

22 Kasım 2010 Pazartesi

Hakemler Ne Istiyor?


Yıllardan beri süre gelen gereğinden fazla bir rekabet var İskoçya'da bilindiği üzere. Bu rekabetin sonucunda Glasgow şehrinin mavi ve yeşil yakasında forma giymiş oyuncular ve görev yapmış teknik adamlar üzerilerinde sürekli bir baskı hissettiler senelerdir. Bu bağlamda belli dönemlerde birçok oyuncu değişik yollarla birçok tehdit almış ve saldırılara maruz kalmışlardır.

İskoçya'ya gittiğim ilk haftayı hatırlıyorum. 2008 yılının Eylül ayının sonlarına doğru Celtic'in şimdiki hocası Neil Lennon o dönemki menajer Gordon Strachan'ın yardımcılığını yapmaktaydı ve Rangers taraftarlarının öfkesinden nasibini iyi bir şekilde almıştı. Efsanevi Martin O'Neill döneminde Celtic takımının kaptanlığını yaparak birçok başarılar elde eden Kuzey İrlanda'lı Lennon, o gece Glasgow'un elit bölgesi East End'de iki Rangers taraftarının sözlü saldırılarına karşılık verince, köşeye sıkıştırılıp feci şekilde dövülmüştü. Kameralar tarafından bulunan 2 taraftar hapis cezası almış, hapishaneden Lennon'a yine öfke dolu bir mektup yazınca da tutukluluk süreleri uzatılmıştı.

Bu gibi olaylar İskoçya'da sürekli meydana gelmekte. Aynı şekilde bu iki büyük takımın maçlarını yönetmiş hakemler de, kaybeden takım taraftarları tarafından sürekli baskı altına alınmış, kimileri de hakemliği bırakma noktasına gelmiştir. Fakat, geçen hafta hakemler belki de eşi benzeri gorülmemiş bir karar alarak, futbol taraftarları içinde oluşan bu nefrete bir protesto ile dur deme eğilimine giriştiler.

Olay aslında bir ay önce oynanan Old Firm maçında başladı. Celtic adına gerçekten de inanılması zor (sırtı dönükken) bir penaltı kararı veren hakem tüm eleştiri oklarının hedefi olmuştu. Fakat bomba 2 hafta sonra Hearts deplasmanında patlayacaktı. Celtic maçı 2-0 kaybediyor ve maç içerisinde 2 tane yüzde yüz penaltıları verilmiyordu. Bu da yetmezmiş gibi hakem Dougie McDonald maç sonrası menajer Lennon'a yaptığı açıklama ile maç raporunda yazdıkları farklı olduğu ortaya çıkınca tüm Celtic camiası adeta kellesini istemeye başlamıştı. Bu yalanını kabul eden McDonald, sadece bir uyarı cezası alarak yırtıyor, Celtic taraftarlarını daha da kızdırmıştı.

Bunun üzerine devam eden haftalarda defalarca basına açıklama veren Celtic başkanı John Reid, McDonald'ın kesinlikle kovulması gerektiğini önüne getirilen her mikrofona söylemeye başladı. Hakemin bu kararları bilerek verdiğini de iddia ediyordu, hatta olayı din meselesine bile bağlamaya çalıştı. Hakemlerin hangi takımı tuttuklarını SFA'e bildirmeleri gerektiğini, maç atamalarının da bu bağlamda yapılması gerektiğini savunuyordu. Kendisine göre Celtic maçlarına bilinçli bir şekilde Protestan ve Rangers taraftarı olan hakemler veriliyor ve maçlar sabote ediliyordu.

Bu kadar baskıya dayanamayan hakemler birliği ise yaptıkları toplantıda hedef gösterildikleri gerekçesi ile hayati tehlikelerinin bulunduğunu, bu nedenle de önümüzdeki hafta grev yapıp maçlara çıkmama kararı aldıklarını belirttiler.

Kendilerine yapılacak saldırılar ile beraber, ailelerinin de tehditler aldığından bahseden hakemler, bu kadar baskının artık kabul edilemez bir sınıra geldiğini ve bir hamlenin gerekli olduğunu belirttiler. Sokakta her an taciz ve saldırılara maruz kalmaktan korktuklarını da belirttiler.

Grev kararı alan hakem sayısı 30. Bu hakemlerin hepsi Grade 1, yani 1. sınıf hakemler. Böyle bir grev oluşması sonucunda Grade2, yani 2. sınıf hakemler maçları yönetecek, ya da lige 1 hafta ara verilecek. Ayrıca İrlanda Futbol Federasyonu ile irtibata geçip, 1 haftalığına hakem transferi yapma konusu da gündemde. 2. sınıf hakemlerin bu tip üst düzey maçlarda daha fazla tepki çekeceğinden korkuyorlar normal olarak.

Bu olay belki de bir başlangıç. Gerçekler su yüzüne çıksın, eğer gerçekten bir art niyet varsa, eninde sonunda ortaya çıkar. Grev kararı alan 29 hakem, öncelikle meslektaşlarının yalan söylediğine tepki göstersin, bir Celtic taraftarı olarak bunu rica ediyorum. Tehditler vs kötü tabii, fakat ortada bir özür yoksa, art niyet olduğu açık. Sonuç olarak 1 tanesi (McDonald) hakemliği bırakırsa, diğer 29'u da rahatlayacak, emin olun...

Back to Same Old Story


Yine Celtic, yine kaybedilen altın değerinde 2 puan.

Celtic için Old Firm mağlubiyeti sonrası işler futbol anlamında idare ederken, Federasyon ve hakemler ile olan ilişkiler kopma noktasındaydı. Her an bir patlama gelebilirdi derken, Dundee United Parkhead'e konuk oldu.


Celtic iyi de başladı hani, 22. dakikada attı Hooper, gol sayısını 9'a çıkardı. (Gol krallığında Kenny Miller 18 gol ile farkı açmış durumda, belirtelim.) Daha sonra direkten dönen toplar, karşı karşıya kaçan goller ile abluka altına alınan Dundee United kalesi, 2. golü bir türlü bulamayan Celtic karşısında iyi direndi.


Fakat artık uzatma anlarında Shaun Maloney'nin yaptığı faulü gole çeviren Sean Dillon, hem takımına bir puanı 90+4'de kazandırdı, hem de Rangers ile Celtic'in arasının 3 puana çıkmasına sebep oldu.


Hafta sonunda Rangers 14 maçta 37 puan ile birinci, Celtic is 34 puan ile ikinci sırada. Ama bundan daha önemlisi, İskoç hakemlerin aldığı grev kararı. Bir diğer konu başlığı olsun bu. Enteresan ve alışık olmadık şeyler yaşanıyor İskoçya'da.


Avrupa'da Bu Hafta (1)

Uzun zamandır ara verdiğim gazete köşe yazılarıma her salı yayınlanacak Avrupa'dan Futbol köşesi ile geri dönüyorum sanırım. Gazetecilik kariyerim (!) yükselişe geçiyor yine... Nereye kadar sürdürebiliriz, iş güç içerisinde görelim bakalım...

Avrupa'dan Futbol (1) - YeniDüzen


Geçenlerde kendi kendime bir istatistik tutmaya başladım. Haftasonlarını ziyadesi ile evde geçirdiğimden, bu 2 günlük süre zarfında izlediğim maç sayısını her hafta not etmeye çalışıyorum. Böylelikle kendi bağımlılığım üzerinden mazoşistce zevk alıyor, ne hale dönüştüğümü kağıt üzerinde görebiliyorum.
2 hafta önceki haftasonu 10 maç izlemişim, 5 Premier Lig, 2 La Liga, 1 Fransa Ligi, 1 İskoçya Ligi ve 1 Bundesliga. Biraz abartı evet, farkındayım. Bir sonraki hafta bayram dolayısı ile 3 Premier Lig, 1 La Liga ve 1 Serie A olmak üzere 5 maç. Ve bu haftasonu, sayı 11’e çıktı. 6 Premier Lig, 1 Fransa Ligi, 1 Bundesliga, 1 İskoçya Ligi, 1 Serie A ve 2 La Liga. Abartıyorum bazen.
Fakat, dikkat ederseniz, son 3 haftada bir tane bile Türkiye Ligi maçını canlı olarak görmedim. Galatasaray’ın maçlarında bile heyecan duyup açmıyorum. Zaten Lig Tv de almadım. Evde Digiturk var ve sadece Spormax açık. Bu kadar maç benim haftalık futbol ihtiyacımı fazlasıyla alıyor, üstüne üstlük bir de güzel geçen maç yakaladım mı, limit yeterince doluyor.
İzlediğim ligler anlamında kısaca geçecek olursak;
- Premier Lig: Harika bir sezon yaşıyor İngilizler. Bir ligde eğer ki takımlar arası fark puan anlamında az ise, ve başa oynayan ‘büyük’ takımlar nispeten küçük takımlara puan kaybederse, hemen o büyük takımlar için “kaliteleri düştü” yorumları yapılır. Fakat bu Premier Lig için geçerli değil. Her takım, her takımı yenebiliyor. Örnek verecek olursak; Newcastle, Sunderland’a 5 tane attı, sonra gitti Bolton’dan 5 yedi. Fakat öte yandan Sunderland, gidip Chelsea’ye deplasmanda 3 tane attı. İşte böyle önceden belirlenemiyor hiçbir şey. Bu haftadan sonra haftalık değerlendirmeler yapacağız, fakat özet geçecek olursak Newcastle göze hoş gelen bir top oynuyor, Liverpool toparlanma sürecinde, Chelsea ve Man U Şampiyonlar Ligi’nde iyi gitse de, ligde ard arda puan kayıpları yaşıyorlar. Bolton bir çıkış içerisinde ve Elmander-Davies ikilisi döktürüyor resmen.
- La Liga: Sirk diyorlar artık, çok da haksız değiller. Barcelona-Real Madrid egemenliğinde geçiyor ve muhtemelen haftaya oyananacak El Clasico şampiyonu belirleyecek. Almeria’ya 8 gol atan ve İspanya Ligi’ni tek izleme sebebim olan Katalanlar’ın, kim ne derse desin, Franco’nun çocuklarını (evet Franco'nun çocukları) yeneceğini tahmin ediyorum. Ronaldo’nun gözyaşlarını merakla bekliyorum. Dip Not olarak, polemik yaratma çabası içinde, Barcelona’nın en iyi oyuncusunun Messi değil Xavi olduğunu iddia ediyorum, sebeplerim var.
- Fransa Ligi: İsteseler bu kadar olmazdı herhalde. Ligin lideri ile sondan bir önceki takım arasında puan farkı 10. Evet yazı ile on, yani 3-4 maç içinde sondan bir önceki takımın ilk 5’e girme ihtimali var. Lyon yeni toparlanıyor, Hasan Kabze’li Montpellier çıkış içinde. İzlenen bir lig kıvamına geliyor, ama şimdilik sadece Lyon heyecan veriyor bana.
- Bundesliga: Borussia Dortmund, bu sezon bana izlerken en fazla zevk veren takım. 75,000 kombine satın alan bir taraftara karşı, sezonluk 77,000 seyirci ortalaması ile oynuyorlar. Japonya 2. Ligi’nden aldıkları Kagawa bir anda yıldız oldu, takımın lideri ise Nuri Şahin. Teknik Direktörleri ise tam bir tez konusu. Mainz ise ligde ikinci sırada. St. Pauli’yi de takip ediyoruz, umarım kalıcı olurlar.

Şampiyonlar Ligi ile birlikte önümüzdeki haftalarda daha detaylı incelemeler yapma şansını elde ederiz. Hayatın futbol ile bu kadar ilintili olduğunu farkeden herkes için zevkli bir hafta diliyorum.

9 Kasım 2010 Salı

Best Ever Celtic Eleven

2002 yılında Celtic taraftarları arasında yapılan oylama sonucu belirlenen En İyi Celtic 11'i.

Uzun zaman süren bir oylama süresinden sonra, baktığımızda gerçekten hakkını veren, adaletli bir seçim yapmış taraftarlar. Tek tek başlayalım;




1- Ronnie Simpson: Glasgow doğumlu olsa da, kariyerine QPR'da başlamış ve oradan Glasgow'un 1967'de dağılan takımı Third Lanark'a geçer. Tekrardan yaşanan bir Newcastle macerası sonrası, Hibernian ile İskoçya'ya döner ve 1964 yılında Celtic'e gelir. Jock Stein öncesi teknik direktörlük yapan eski futbolculardan Jimmy McGrory tarafından transfer edilmiş, daha sonrasında 1967 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunda Celtic kalesini koruyan isim olarak tarihe geçmiştir. Celtic forması ile toplam 118 maça çıkmıştır. Söz konusu listede kaleci mevkisini, oylamayı Packie Booner'dan önde bitirerek kazanmıştır. Packie Booner ise 1978-1998 tarihleri arasında 642 maça çıkmış ve tüm kariyerini Celtic'de geçirmiş bir kalecidir. Ronnie, 19 Nisan 2004 yılında aramızdan ayrılmıştır.

Not: 1931 yılında 22 yaşındayken bir Old Firm maçı sırasında Rangers'lı Sam English ile çarpışarak saha içinde ölen John Thomson da unutulmayacak kaleciler arasındadır.





2- Danny McGrain: Jock Stein'in Lisbon Lions'u 1967 sezonunda CL Kupasını alırken altyapıda idi ve bir sonraki sezon A takıma yükseldi. Big Jock'un ekibinin 9-in-a row (9 Şampiyoluk üst üste) yaptığı dönemlerde takımın değişmez sağ beki olarak oynadı. Glasgow doğumlu oyuncunun adına yazılmış 'Sliding like McGrain' diye bir şarkı bile var. 20 yıl oynadığı Celtic takımı ile 439 maça çıkmıştır. Halen daha altyapı antrenörlüğünü sürdürmektedir.


3- Tommy Gemmell: Celtic formasını 1961-1971 yılları arasında terleten Gemmell, üçlü savunmanın sol tarafında forma giyiyordu. CL Kupası kazanmış ekibin bir parçası olmakla beraber, müthiş şut yeteneğini final maçında ortaya çıkarmış ve takımı Inter karşısında 1-0 gerideyken, takımına beraberliği getiren golü atmıştır. 10 sezonda 247 maça çıkmış ve bir savunma oyuncusu için fena sayılmayacak 37 gol atmıştır. Motherwell doğumlu oyuncu, milli takımdaki tek golünü Kıbrıs'a karşı atmıştır.




4- Billy McNeill: Gelelim büyük kaptana. McNeill, Belshill-İskoçya doğumlu, savunmanın ortasında görev yaptığı Celtic kariyeri boyunca inanılmaz başarılara imza atmış. En iyi 11 kadrosuna girmekle kalmamış, Celtic tarihinin 'En İyi Kaptanı' da seçilmiştir. Kendisi 1967 yılında oynanan CL Kupası finaline kaptan olarak çıkmış ve kupayı kaldıran ilk Britanyalı takımın İskoç kaptanı olmuştur. 1957-75 arasında 486 maça çıkmış ve 9 Lig Şampiyonluğunu üst üste kazanmıştır. Başarılı kariyeri sonrası Kraliçe tarafından MBE (Member of the Order of the British Empire) nişanı ile ödüllendirilmiştir.


5- Bobby Murdoch: Yine bir Lisbon Aslanı, 1967 CL Kupasını kaldırmış isimlerden biri. 1959-73 tarihleri arasında forma giymiş ve 1970'de Feyenoord'a kaybedilen finalde de oynamıştır. Kariyeri boyunca sakatlıklardan bayağı çekmiştir. Hatta Jock Stein, kendisine sorulan 'Celtic tekrar ne zaman Avrupa'da kupa alacak?' sorusuna, 'Bobby iyileştiği zaman' cevabını vermiştir. İskoç oyuncu 2001 yılında Glasgow'da hayata gözlerini yummuştur.





6- Bertie Auld: Jock Stein'ın parıltılı dönemlerinde orta sahayı Murdoch ile paylaşan Auld, Celtic kariyerine 1955 yılında başlamış olsa da, 1961 yılında Birmingham'a gider ve 1965-66 sezonunda geri döner. CL Kupası finalinde tünelden çıkarken yüksek ses ile The Celtic Song'u söylemesi, ona efsaneler arasında bir yer ayırmıştır.





7- Jimmy Johnstone: Nasıl başlamak gerek... Jimmy 'Jinky' Johnstone, 2002 yılında bu listeye girmekle kalmadı, aynı zamanda taraflar onu Celtic tarihinin 'En İyi Oyuncusu' da seçti. 515 kez formasını giydiği (1962-1975) takımda 129 gole imzasını atmıştır. Tahmin edilebileceği gibi, o da Lisbon Lions'un bir parçasıdır. Sağ açıkta hızı ve öldürücü çalımları ile final maçında 'catenaccio' felsefesini yerle bir etmeyi başarmış bir oyuncudur. Kendisini ilerde daha detaylı bir başlık altında incelemek daha yerinde olur herhalde. 7 Numaranın Kenny Dalglish ve Henrik Larsson'dan önceki ilk sahibidir aynı zamanda. 13 Mart 2006'da, nöron hastalığı sebebi ile 61 yaşında aramızdan ayrılmıştır. Tommy Burns'ün ölümünün ardından ona ithaf edilen şarkıda 'Jinky sen gökte bekliyor' mısraları yer almaktadır.







8- Paul McStay: Kadrodaki Jock Stein altında çalışmamış ilk oyuncu olan McStay, 8 numaralı forması ile gönüllerde taht kurmuş bir 'Maestro'. 1981-1997 tarihleri arasında kariyerinin tamamını Celtic ile geçirmiş ve emekliye ayrılmıştır. Celtic taraftarlarının ünlü şarkısı 'Willie Maley' (aynı zamanda takımın ilk teknik direktörü) içinde ismi geçmektedir. Dedesi ve babası da Celtic takım kaptanlığı yapmış, kardeşleri Willie ve Raymond da Celtic'de forma giymişlerdir. Takım ile beraber 3 şampiyonluk yaşasa da, bunların en önemlisi olan 1988 (Celtic'in 100. yılı) şampiyonluğunda takımın kaptanlığını yapmıştır. MBE nişanı sahibidir.





9- Bobby Lennox: Lisbon Aslanları'nda sol açık oynayarak Jimmy ile süper kanat ikilisini tamamlayan Lennox, tüm maçlar göz önüne alındığında Celtic adına kaydettiği 273 gol ile, 522 gollü lider Jimmy McGrory'yi takip etmektedir. En geç jübile yapan Lisbon Aslanı olmuştur. 1981 yılında MBE nişanı alan Bobby, kendi biyografisini de yazmıştır (A Million Miles for Celtic).





10- Kenneth Dalglish: Kenny Dalglish, ya da herkesin bildiği ismi ile 'King Kenny', Celtic tarihinin olduğu kadar Liverpool'un da efsanesi olmuş bir futbolcu. 20 yıllık kariyeri süresince sadece bu iki takımda oynaması onu hem Celtic'liler, hem de Liverpool'lular gözünde ilah mertebesine ulaştırmıştır. Glasgow doğumlu Kenny, çocukluğunda Rangers taraftarı olduğunu kitabında açıklasa bile, hiç kimse buna itiraz etmemiş, hatta umursamamıştır. Liverpool ile yaşadığı 3 CL Şampiyonluğu bir yana, Celtic takımına katılması Lisbon Aslanlarından 2 sezon sonra, 1969 sezonunda olmuştur. Celtic ile Jock Stein yönetiminde oynadığı 204 maçta 112 gol atıp, 4 Lig Şampiyonluğu, 4 Federasyon Kupası ve 1 Lig Kupası kazanmıştır. MBE nişanı sahibi Kenny, bir dönem Celtic takımında menajerlik görevi yürütse de, şu an Liverpool içinde yer almaktadır.




11- Henrik Larsson: Başka bir 7 numara, başka bir kral. 'Kralların Kralı' anlamındaki 'King of the Kings' isminin verildiği, yine oylamada Celtic tarihinin en iyi 'Yabancı Oyuncusu' seçilen İsveçli şahsiyet. Martin O'Neill döneminde Sutton ile öldürücü birlikteliklerini UEFA Finaline kadar taşımış, fakat kupayı Porto'ya kaptırmıştır. Celtic forması ile 313 resmi maçta 242 gole imza atmıştır. Efsane 6-2'lik Rangers maçında attığı aşırtma gol ve rasta saçları ile hafızalara kazınmıştır.

Celtic 9-0 Aberdeen / Larsson Etkisi


Celtic kendi sahasinda Aberdeen ile oynadi bu hafta. Neill Lennon ve yavrulari, 2 hafta once Parkhead'de alinan Rangers maglubiyeti sonrasi ilk kez Paradise'da seyirci onune cikacakti. Mactan once "Gelmis Gecmis En Iyi Celtic 11'i"ndeki tek Iskoc olmayan oyuncu ve "Celtic'in Gelmis Gecmis En Iyi Yabanci Oyuncusu" secilen Henrik "The King" Larsson'un da maci izleyecegi aciklanmisti. Sirf bu nedenle oraya mac izlemeye gidecek taraftarlar oldugundan emindim. Larsson'un ayagi ugurlu geldi, hatta kendisi hafta icinde takimla antremana bile katildi!


Acikcasi maci izlemedim, bu sezon kacirdigim ikinci Celtic maci oldu, o da boyle bir farka sahne oldu!
Gary Hooper transfer oldugunda, icimde ona karsi inanilmaz bir sempati vardi, bosa degilmis. Zaten Celtic'in kurulus yili olan 1888'e ithafen 88 numarali formayi giymesi bile yeter! Ote yandan transferin son gunlerinde Hibernian'dan gelen Stokes da 10 numaranin hakkini vermeye basladi.

Celtic; Stokes (pen) 26, Hooper 28, Hooper 33, Stokes (pen) 45, Magennis (og) 61, Hooper 63, Ledley 71, Stokes 74, ve McCourt (pen) 85 golleriyle averaj yaparken, Rangers'a bu yarista "daha yalniz degilsin" mesaji vermeye calisiyordu. Bu sefer olmasi gerek. Rangers'in 3 in a Row yapmasini engellemek gerek.




Maca dair skordan ziyade tribunlerde de akillarda kalan bir olay yer aldi. Bu donemler Ingiltere Premier Ligi'nde ve genel anlamda Britanya'da teknik adamlar (ve bazi futbol takimlarinin formalarinda da var) Kirmizi bir cicek takiyorlar. Bu cicegin adi "Poppy" ve "rememberance day" gunu adi altinda, Dunya Savasi sehitlerini anmak icin takiliyor. Celtic taraftarlari da Irlanda genlerinden olacak, yukardaki fotoda gorulen pankarti hazirlamislar, kisaca "Zalimlikleriniz cehennemdeki seytanlari bile utandirir, Irlanda, Irak ve Afganistan! Hoops (Celtic forma tarzi) uzerinde poppy istemiyoruz!"
Bunun uzerine Celtic yonetimi, pankartin kendi kontrolleri disinda stada sokuldugunu ve konuyu arastiracaklarini soyleyerek ozur dilemek zorunda kaldi.


Mactan sonra Celtic bir haberi daha duyurdu, En son Wigan takiminda forma giyen ve bu donemde free agent statusunde olan Fransiz Olivier Kapo, Celtic ile anlasmaya vardi ve dun gece reserve macinda Newcastle'a golunu bile atti! "Tekrar Fransa Milli takimi'nda oynamak istiyorum" demis ama bana gore biraz hayalci davranmis... Celtic bu transfer ile birlikte McGeady bosluguna bir adam daha katmis oldu. Bana kalirsa Maloney/Ledley/McCourt gibi isimler arasinda sans bulmasi icin cok cabalamasi gerekecek.

Anlatmak istediklerime devam edecegim. "Best Ever 11" ve "Official History DVD" gibi basliklarim var.

5 Kasım 2010 Cuma

5th of November




Çağımızın klavye bebeleri, izledikleri ve etkisinde kaldıkları tek anarşizm temelli film olan V for Vendetta'yı izleyip, muhtemelen maskenin göz alıcılığı ile o ünlü söz öbeğini ezberlese de, eminim bir çoğu bugünün aslında ne anlama geldiğinden bir haber, kendi profillerini beyaz maskeli bu adam ile doldurup, yine günlük hayatın rutinine kendilerini kaptırıyorlardır. Tıpkı her 29 Ekim ve 23 Nisan'da, internet güruhunda başkaları tarafından "klavye milliyetçileri" olarak bilinen insanların tüm facebook ve twitter alemini Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Bayrağı ile donatarak, yine okey, poker, çiftçilik vb. gibi oyunlar oynamaya, birbirlerini "dürtmeye" devam ettiklerini gözlediğimiz gibi.


5 Kasım 1605 tarihinde Guy Fawkes, Britanya Parlamentosunu 'gunpowder' ile patlatmayı denemiş, suç üstü yakalandıktan sonra da, 31 Ocak günü vahşi bir şekilde halkın gözü önünde katledilmiştir. Britanya ise bugünü "Bonfire Night" adı altında, tüm gece boyunca havai fişekler ile kutlamaktadırlar. 2008 yılında birebir görme şansına eriştiğim bu gece sonrası, tam anlamı ile 1 saat kesintisiz süren bir gösteri izlemeyi başarmıştık.


Guy Fawkes, o gece başarılı olsaydı, bugün sadece Britanya'da değil, tüm dünyada dengeler değişebilir, bambaşka bir sistem altında yaşıyor olabilirdik. Evet, bana göre bu kadar büyük bir olay. Artık adında ya kutlama denilsin, ya anma denilsin, bu günü yaşatmak bile anlamlı.


Dip Not: Kilolarca barut ile yakalandıktan sonra adını 'John Johnson' olarak veren Fawkes, neden bu eylemi planladığı kendisine kral tarafından sorulduğunda "to blow you Scotch beggars back to your native mountains" diye cevap verir.


31 Ekim 2010 Pazar

24



31 Ekim 1986 tarihinde herhangi birseye tepki olarak degil de, ailenin eksiklerini kapatmak icin dogdum sanirim. Ya da ben kendimi oyle kandiriyorum. Dogdugumda Meksika'daki Dunya Kupasi yeni bitmisti, Galatasaray ise 14 senedir sampiyon olamiyordu. Ben dogdum, oldu.
24 sene gecmis hayatimdan, cok seyler degisti bu sure icerisinde, birileri toprak oldu, birileri topraktan geldi. Once Kibris'ta baslayan bu hayat, sirasi ile Glasgow ve Izmir'e tasidi beni.

Her zaman, her kosulda soyleyecegim gibi, yapimimda ve 24. sezona girdigim bu gunlerde yayinimda emegi gecen basta Annem ve Babam olmak uzere tum ekip calisanlarina tesekkur az gelir.

Son 2-3 senede kendimde gordugum degisiklik ve farkindalik, yeni yas gunlerinde daha da bir gozune carpiyor insanin, bazen bir gulumseme, bazen de bir tokat gibi.. Evet, biz de yaslaniyoruz ama bahsettigim degisim bu degil.

Bahsettigim degisim insana bakis acisi, karsindakini anlama yetenegi, her daim sorgulama, bir konusma sirasinda once dinleme, sonra anlama, dusunme ve en sonunda konusma. Bir kultur birlikteligi, kendini korumaya calisirken yeni tatlar tanima istegi.
Muzik... Hayati anlamanin 4. boyutu. Bambaska bir olay ve itiraf edeyim, hayatimda son 2 senedir bu kadar etkili. Spor, arkadas cevresi, kitaplar, sosyal arkadaslar... Bunlar ailemden sonra beni ben yapan. Iyi ki hepiniz varsiniz...

Hepinize gelsin dostlarim... Hersey gecici, Pink Floyd kalici...

http://www.youtube.com/watch?v=uLJ_QVfT_wM

Deniz `McDennis08` Kalibcioglu

16 Eylül 2010 Perşembe

Day 3


Scottish Premier League
Sunday, 29 August 2010
Motherwell Stadium


MOTHERWELL 0 – 1 CELTIC

Motherwell: D Randolph, J Murphy, S Saunders, S Craigan, T Hateley, M Reynolds, K Lasley, J Sutton, S Hammell, S Jennings, C Humphrey
Subs: Hollis, R McHugh, E Casagolda, M Fitzpatrick, J Page (34), N Blackman (45), R Forbes (71)

Celtic: F Forster, J Forrest, S Maloney, D Cha, S Brown, G Loovens, J Ledley, D Majstorovic, D Murphy, E Izaguirre, G Samaras (66)
Subs: L Zaluska, S Ki, R Towell, E Juarez, B Kayal, J Hooiveld, P McCourt (66)
Goal: D Murphy (63)

Tapılası Hatun #6

HALKAPINAR ARENA'DA 2 GÜN


Türkiye spor tarihinin elde etmiş olduğu en üst klâs organizasyonlardan biri, belki de en büyüğü idi Dünya Basketbol Şampiyonası. Kazasız belasız atlatıldı, şampiyona başarı ile tamamlandı. Turnuva boyunca tek eksik olarak Türkiye’nin maçları dışındaki maçlarda yetersiz seyirci sayısı gösterilebilir. Bu büyük bir eksik olarak göze çarptı, zira Türkiye eğer finale kalamasaydı, final maçı 2000 kişiye bile oynanabilirdi diye düşünüyorum.
Dört grubun farklı şehirlerde maçları oynadığı şampiyonada, şu an benim yaşamakta olduğum İzmir’e İspanya, Fransa, Litvanya, Lübnan, Kanada ve Yeni Zelanda düştü. Bilet fiyatlarını yüksek tutuldu aslında turnuva boyunca. Neyse biz ilk gün 40 TL’ye Zone 3 biletimizi aldık, ikinci gün ise işyerindeki ağabeylerimiz bize pota arkası Zone 1 bilet verince keyfimiz yerine geldi. Buradan Ali abi’ye teşekkür ederim. Sayesinde Dünya 3.’sü takımı ikinci kez izleme şansı buldum.
Maç hikâyelerine girmeden önce, İzmir grubu hakkında bir bilgi vereyim kısaca. İspanya, turnuvaya en büyük yıldızı Pau Gasol’u getirmeyi başaramadı ve pota altını Pau’nun kardeşi Marc’a hediye etti resmen. İkinci uzun olarak Vazquez geldi ve başka uzun ihtimalleri üzerinde durmadılar. Takımın tecrübeli oyuncusu Calderon’un da sakatlanması, takım hızı açısından iyi de olmuş diyebilirdik. Turnuvanın benim adıma en favori takımıydı İspanya ve benim sempati duyduğum takım olarak İzmir’de oynamaları çok sevindirmişti beni. Özellikle basket oynadığım dönemlerde İspanyol arkadaşların sürekli atış tarzımı benzettiği Navarro’yu, “uçan İspanyol” Fernandez’i, genç wonderkid Rubio ve tecrübeli şutör Garbajosa’yı canlı izleme fırsatı herkesin eline geçmiyor diye düşünüyorum.
Kağıt üstünde Fransa en grubun güçlü takımlarından biri olarak gözükse de, işin aslı 1-2 maç sonra ortaya çıkacaktı, Türkiye maçında ise Fransa, futbolda olduğu gibi baskette de dibe vuracaktı. Hep bu İrlanda’nın ahını aldılar işte, başka bir şey demiyorum. Tony Parker ve Ronny Turiaf’tan yoksun bir kadro ile İzmir’e geldiler, en önemli skor gücü ise süper atletik yetenek Nicholas Batum ve Pietrus olarak gözüküyordu, fakat Batum dışında tüm takım vasat bir turnuva geçirdi. Ne Boris Diaw, ne Pietrus, ne de Gelabale yeteri desteği gösteremediler. Ona rağmen ilk maçta İspanya’yı mağlup ettiler. Sonrası malum.
Litvanya ise 2011 yılında kendi ülkelerinde düzenlenecek turnuva öncesi, çok da iddialı olmayan bir kadro ile, Songolia, Siskauskas ve en önemlisi, Litvanyalıların ‘Hagi’si Jasikevičius’un eksikliğinde İzmir’e geldiler. Fakat turnuva boyunca, eb sahibi Türkiye’den sonra, en büyük ve organize taraftar kitlesi sayesinde 6. Adam faktörünü çok iyi kullandılar. 12 davul, bilimum genç bayan ve ateşli erkek seyirciler ile tribünlerde yerlerini aldılar, kocaman bayraklarını açarak gelecek sene için iyi bir ipucu verdiler. Takıma değinecek olursak, geçen sezon Galatasaray Cafe Crown forması giyen Jasaitis ve Olympiakos’ta oynayan Kleiza en önemli silahlarıydı Litvanya’nın. Bir de takım oyunu ve maça göre ortaya çıkan üçüncü yıldızlar.
Diğer takımlardan Lübnan ve Kanada prestij amaçlı gelseler de, Yeni Zelanda onlardan farklı olarak tehlikeli bir takım görüntüsü veriyordu. Grubu 2. Bitirerek bunu kanıtladılar.
Gelelim ilk gün gittiğim maçlara. Her gün 3 maç vardı, 16.00, 18.30 ve 21.30’da başlıyorlardı. Ofisten 18.00’da çıkabildiğimden ilk maçı kafadan attık. İkinci maç, yani izleyeceğimiz ilk maç Fransa ile Kanada arasındaydı. Sahaya kolay geldik, biletlerimizi kolay aldık, içeriye kolay girdik. Herşey güzel gidiyor. Girişten sonra Dünya Şampiyonasında olduğumuzu anladık. Stad biraz boş olmasına rağmen hareketlilik bol. Atkı alıyorum hemen, üzerinde İzmir ve takımların adları yazan, tarih de var üstünde, iyi hatıra olur. İspanya tişörtü bakınıyorum hemen, en küçük boy Large kaldığı için vazgeçiyorum hemen. Hot-Dog & Meşrubat ikilisi ile tam bir basketbol seyircisi kimliğine bürünüyorum ama üstümde gömlek-kumaş pantolon!?! Eee, olur öyle, Avrupalılar gibi… Etrafta da benim gibi kişiler çoğalınca basketbolun geleceği açısından seviniyorum.
Tribunler boş olunca biraz daha yakınlara oturuyoruz. İskoçya’da okuduğum dönemde geceleri uykusuz kalıp maçlarını izlediğim Portland’ın en etkili oyuncusu Batum önümde potayı kırma hamleleri içinde ısınırken, zira Hidayet’in eski takım arkadaşı Pietrus da öyle. Turnuvanın sembolü Bas-Cat geçiyor aralarından, arada bir ponpon kızlar hediye dağıtıyor millete, herkesin keyfi yerinde.
Maç nasıl geçiyor anlamıyoruz. Batum’un birkaç smacı dışında izlenesi maç olmuyor, Fransa rahat kazanıyor. Fransızlar iki gün önce İspanya’yı yenmişler, kafaları rahat. Kanada da fazla sıkmamış maçı, asılmamışlar. Ağır ağır maç bitiyor.
Sonrasında işte beklediğim maç geliyor. İspanya parkeye geliyor ve hepsi orada. Rubio, Navarro, Fernandez, Gasol, Llull, Garbajosa, Reyes ve diğerleri… Yakınım şu anda hepsine birden. Önümüzde ısınmaya başlıyorlar. Benim dikkat Navarro ve Fernandez’in üzerinde. Ardından Litvanya çıkıyor sahaya. Aman Allahım, sanki maç Vilnius veya Kaunas’ta. Bir sene sonrasının provasını yapan bir Litvanya seyircisi var. Öylesine ateşli, bir şeylerin olacağını önceden sezmişler gibi. Jasaitis’i daha dikkatli izliyoruz, kendisi geçen sezon Bornova Bld. karşısında aynı parkelerde top sektirmiş ne de olsa. Oyuncular ısınırken sahada gezen dansçılar, bayraklar ve maskot ayrı bir heyecan yaşatıyor.
Sonrasında milli marşlar ve Türkiye insanının her nedense kendi marşı dışında her marşı, ama her marşı, ıslıklama geleneği sürüyor. Sebep? Bir sebebe gerek yok kanımca, genlerde var. Artık ilk maç için hazırım HALKAPINAR!

Maç Başlıyor
İspanya tam istediğim gibi, Dünya takımı, şampiyon gibi oynuyor. Litvanya ayak uydurmuş durumda. Saha içerisinde yakışıklı erkekleri, taraftar olarak da muazzam kızları sayesinde tüm Türk halkı bir anda İspanyollara sırtlarını çeviriyor ve Litvanya’yı desteklemeye başlıyor. Tüm stad içinde, İspanya’yı destekleyen tek Türk ben kalıyorum gibi geliyor bana. Litvanya ile ilişkilerimiz ne kadar da iyiymiş!!!
Fernandez ise öte taraftan ‘insan’ kalıpları içine zorla sokulmuş yapısı sayesinde yine uçuyor, kaçıyor, göz zevkimize hitap ediyor. Rubio ise yine şutlarda kötü, ama ara sıra akıl almaz paslar çıkarabiliyor. 19 sayı öne geçiyor İspanya bir ara. İlk maçta Fransa’ya mağlup olmuş olan takım, rehavetini yine artırıyor, öte taraftan Kleiza ve Jasaitis ile birlikte taraftar desteğini de arkasına alan yeşiller ağır ağır farkı azaltmaya başlıyordu. Üst üste başarısız biten İspanya atakları sonrası Fernandez bile maçı bırakıyor, gününde olmayan Marc Gasol’a sürekli faul yapan Litvanya pota altı, işin sırrını keşfetmenin mutluluğunu yaşıyorlardı.
Maçın sonunda İspanya 2. Mağlubiyetini alıyor, Litvanya ise sonunda 3. Olarak bitireceği turnuvada iyi sinyalleri vermeye başlıyordu. Sonuç olarak da sürpriz ekip onlar oldu işte. Tribundeki Türk veya Litvanya’lı herkes çılgınca alkışlıyor, ben ise ilk kez canlı izlediğim Navarro kardeşimin üzülmesine üzülüyordum. Oysa o ‘gözyaşı damlalarını’ gerçek anlamda kullanmaması, rakip potaya göndermesi gerekiyordu!!!
Maç sonrası Halkapınar ağır ağır misafirlerini gönderirken, bizler de evlerimize doğru yol aldık. Ne de olsa 2 gün sonra bir maç periyodu daha vardı ve güç toplamak gerekiyordu.
Son Etap
Perşembe günkü maç listesi güzeldi, önce İspanya-Kanada, sonrasında Litvanya-Lübnan ve en
son Fransa-Yeni Zelanda. 3’te 3’ü zorlamak istediğimden daha hazırlıklıydım. O gün işyerine önlem alarak gitmiş, daha rahat kıyafetler giymiştim.
İşleri erken halledip, yola koyulduk fakat İspanya maçının sonuna yetişebildim. Yine de Fernandez ile vedalaşmak güzeldi. “Sizleri 2011’de Litvanya’da da izlemeye geleceğim” diyerek vedalaştık. Sonrasında turnuvanın sürpriz yenilgisiz takımı Litvanya geldi ısınmaya. Jasaitis tam önümüzden sahaya çıkarken önümdeki Galatasaray formalı elemanlar bağırınca bize doğru el sallayarak ve elini yumruk yaparak geçti. Onun da oynamasını bekliyordum ama grubun son maçında Jasaitis riske edilmedi ve ben bu güzel insanı son kez göremedim. Neyse, onu da seneye görürüz dedik ve maç başladı. Gayet akıcı geçen maç sonrası yine taraftar desteğiyle ve Kleiza’nın liderliği ile maçı rahat kazanan taraf Litvanya oldu.
Gecenin en enteresan maçı kuşkusuz son maç oldu. Fransa o ana kadar grupta 2. sıradaydı. 12 sayının altında bir farkla mağlup olursa rakibi Yeni Zelanda grubu 4. bitirecek ve Türkiye ile eşleşecekti. Fakat 12 sayı üstünde fark yemeleri durumunda bir anda 2 ile 4 yer değiştirecek, Türkiye’nin rakibi Fransa olacaktı. Seyirciler içinde bu durumu bilen birkaç kişiden biri olduğumu düşünüyorum, çünkü etrafımdaki tüm Türkler maçı uyur-uyanık izliyorlardı. Maç süresince 6-8-10 sayılarda maçı önde götüren Yeni Zelanda, son saniye bulduğu inanılmaz üçlük ile (potalı) farkı 12’ye çıkarıyor, Batum’un üçlüğü çember içinde bir tur döndükten sonra, canı sıkılıp dışarı çıkıyordu. Böylelikle Türkiye’nin rakibi Fransa olmuştu. Yeni Zelanda’nın 2. sırada bitirdiği İzmir grubunun lideri Litvanya olurken, 3. sırayı İspanya alıyordu.
Sonuç
Her ülkeye 1000’de 1 nasip olacak olan bu organizasyonda en azından 2 gün maçlara gitmek, basketbol oynamayı futboldan daha fazla seven ve iyi bir basketbol izleyicisi olan bendeniz için muazzam bir tecrübe oldu. İnsanların Türkiye maçları dışında diğer maçları ciddiye almamaları beni üzen bir nokta olurken, ülkedeki basketbol sevgisinin sadece milli takımlar düzeyinde kalmaması en büyük dileğim olmuştur, olacaktır.
İnsanların artık futbol formaları ile basket maçlarına gelmemeleri gerektiğini, ligdeki her maçın da aynı zamanda milli maçlar kadar heyecanlı olabileceğini öğrenmeleri gerek. Zaman alacak ama olmayacak bir durum değil.
Not: Tamam bu ‘maddi manevi’ olayı insanı güldürüyor ama yersiz ve gereksiz olmuş, daha doğrusu olmamış…

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Day 2


Scottish Premier League
Sunday, August 22, 2010
Celtic Park, Glasgow

CELTIC 4 - 0 ST MIRREN

CELTIC (4-2-3-1) Zaluska; Juarez, Majstorovic, Hooiveld, Ledley; Kayal (Ki 71) Brown; Fortune (Murphy 74), Maloney Forrest; Samaras (McCourt 65)
Not Used: Cervi, F. Twardzik, Towell, Misun

ST MIRREN (4-5-1) Gallacher; Van Zanten (McAusland 45), Mair, Potter, Travner; Brady (McKernren 74), Murray, Lynch, McGregor, Robb (Ramage 77); Dargo
Not Used: Samson, Love, McLean

Goals: Ledley 5, Maloney 23, Forrest 69, Ki 81
Man of the Match: Scott Brown

20 Ağustos 2010 Cuma

UEFA Playoff / Celtic-Utrecht

Dün gece herkesin gözü Türk takımlarında iken, ben göz ucuyla da olsa Celtic maçını da takip ettim. İlk maçta 2-0'lık skor turu büyük bir ihtimal ile Celtic'e getirdi, ama kaza kurşununa gitmemek için dikkatli olmak gerek.
Celtic, aynı şehrin takımı Rangers'ın aksine, son iki sezondur sürekli bir değişim içerisinde. Gordon Strachan'ın takımdan ayrılması ile başlayan bu süreç bu sene Neill Lennon ile de devam etti, fakat Tony Mowbray'den farkı sistem için adam alınmasıydı bu sefer.
Üstteki iki paragraf, daha detaylı bir inceleme yazısı olabilir, o yüzden maç özeline dönmek istiyorum. Sezon başı alınan Cha ve Juarez artık uyum dönemini geçtiler. Bu seferde yeni alınan 22 yaşındaki İsrail'li ortah saha oyuncusu Beram Kayal ve AEK'dan gelen 33 yaşındaki defans oyuncusu İsveç'li Majstorovic ilk 11'deki yerlerini aldılar. İkisini de çok beğendim, fakat Majstorovic çok daha fazla gözüme girdi. Fiziği bile yetiyor adamın. Çok güven veren bir oyuncu. Lig maçlarında da dikkatli izleyelim, yorumu ona göre yaparız.
Son maçların formda ismi Paddy McCourt'a forma vermedi Lennon ve Samaras-Fortune ikilisinin arkasında Kayal ile Maloney'i yerleştirdi. Cha Du-Ri de kanatlardan yardım etti ve ilk golü Celtic Juarez ile buldu. Daha sonra Samaras, Cha'nın ortasından gelen top ile durumu 2-0 yaptı ve Celtic maçı rolantiye aldı.
Daha ayakları yere basan, kendine daha güvenir bir ekip izliyoruz Lennon ile birlikte. Aiden McGeady gibi bir wonderkid'in de iyi bir ücret karşılığı Rusya yolunu tutmasından sonra, yeni wonderkid Forrest olacağa benziyor. Kanat boşluklarını tecrübe kazandık sonra dolduracaktır.

Şimdi Pazar gün oynanacak olan St. Mirren maçını beklemeye geçebiliriz.

Celtic
24 Zaluska, 04 Juarez, 05 Majstorovic, 11 Cha Du-Ri , 22 Loovens, 08 Brown, 16 Ledley , 33 Baram Kayal (Forrest 69), 09 Samaras, 10 Fortune, 13 Maloney
Substitutes: 47 Cervi, 31 Towell, 18 Ki Sung-Yeung, 20 McCourt, 54 Conroy, 27 Murphy, 49 Forrest


FC Utrecht
01 Vorm, 02 Cornelisse, 03 Nesu, 17 Schut, 08 Silberbauer, 11 Mertens, 15 Asare, 20 Lenskyyellow , ard (Nijholt 82), 29 Wuytens, 09 van Wolfswinkel, 24 Mulenga (Duplan 17)
Substitutes: 19 Sinouh, 22 Keller, 14 Van Der Maarel, 18 Maguire, 27 Nijholt, 07 Duplan, 10 Oar

Ref: Oddvar Moen
Att: 35,755
Goals: Juarez 19, Samaras 34

17 Ağustos 2010 Salı

Tapılası Hatun #5


Buraya Başlık Gelecekmiş Dediler

Geçen gün blogda yayınladığım ve ertesi gün ise Kıbrıs Yenidüzen Gazetesinde yayınlanan yazım ile ilgili olarak tarifsiz bir mutluluk yaşıyorum 2 gündür. Gazeteyi kaç kişi satın alıp okudu bilmiyorum ama, uzun zamandır internette (an itibari ile) 640 hit almamıştım. Tabii bunun üzerinde uzun zamandır kendimi verip ciddi şeyler yazmama durumu da vardı, fakat böyle bir amacım olmamasına rağmen (bilen bilir) yine de sevindirik oldum işte.

Demek ki okumayı seven insanlar var çevremde, ve eminim ki twitter'da beni 70 kişi takip etse de, arkadaş çevremden bu yazıyı okuyan bayağı bir insan olmuştur. Böyle durumlarda, televizyonda (boş) konuşup, milyarlar alan (eski para ile konuştum, daha vurucu olsun) insanlar geliyor gözümün önüne. Ve onlar benim gözümün önüne geldik sonra, "Bu işi ticari olarak hiçbir zaman yapmayacağım" diyorum kendi kendime.

Evet, yaklaşık 2.5 yıldır aynı gazetede yazıyorum ve bir gün bile bu işten maddi kazanç sağlamayı amaçlamadım. Herkes bana sordu, sordu, sordu. Hayır abi, zorla değil işte, ben bu işi kendi tatminim için yapıyorum, sen yaparsan parasını istersin, o beni bağlamaz.

Benim, bu işi yaparak (ki iş bile demiyorum) kazadıklarımı, dünya alem kazanamaz. Ben Ankara'da, Eskişehir'de, İstanbul'da, İzmir'de yüzlerini hiç görmediğim, seslerini hiç duymadığım ama her türlü benim gibi olan insanları tanıdım. Ben bu işi hakkıyla yapan, okuyan, tartışan, kendisini herkesi ile eşit gören, yaş farkı ayırmayan abileri tanıdım. Egosuz insanlar buldum çevreme. Sanal ise sanal, sana giren çıkan ne?

Bu ilgi alanı sayesinde benim ufkum genişledi, sorgulama anlayışım değişti. Ve bunların hepsi de, isimlerini sonradan öğrendiğim, yüzlerini görmediğim, seslerini duymadığım insanlardan geldi.

Hepsine teşekkürü borç bilirim. Onlar kendilerini biliyorlar. Sanırım bu haftasonu bu insanların en azından 3-5 tanesi ile tanışma şansı bulacağım. Şimdiden heyecan bastı.

Toparlayabildiklerim bu kadar. "Durmak yok, yola devam" diyeceğim ama, olmuyor. Biz kendi çevremize yetelim de, gerisi gelir zaten.

Haydin saygılar...


P.S: Neden mi Dalglish? Herşey onun sayesinde başladı da ondan...






16 Ağustos 2010 Pazartesi

Day 1


Scottish Premier League
Saturday, August 14, 2010
Tulloch Caledonian Stadium

INVERNESS CALEDONIAN THISTLE 0 -1 CELTIC

INVERNESS CALEDONIAN THISTLE (4-4-2) Esson; Tokely, Munro, Gillet, McCann; Cox, Duncan, Hayes (Sutherland 86), Ross (Blumenshtein 61, Proctor 78); Odhiambo, Rooney Subs not used: Tuffey, Golabek, McBain, Sanchez

CELTIC (4-4-2) Zaluska; Cha, Loovens, Hooiveld, Mulgrew; Maloney, Brown, Ledley, McCourt (Forrest 61); Fortune (Juarez 88), Samaras
Subs not used: Cervi, Misun, Ki, Kayal, Murphy

Goal: Paddy McCourt (56)
Man of the Match: Shaun Maloney

15 Ağustos 2010 Pazar

13 Ağustos 2010 Cuma

Here We Go! FIBA World Championship / Turkey


Efendim bildiginiz uzere 28 Agustos’da 15 gun surecek heyecan Turkiye’de baslayacak. Ilk kez 1950’de baslayan ve gunumuze kadar suren turnuva hakkinda genel bir bilgi iceren bir yazi yazmak istedim oncelikle. 1970’e kadar bir kez 4, bir kez de 5 sene aralikla oynanan turnuva, 1970’ten itibaren 4 seneye sabitlendi ve gunumuze kadar boyle geldi. Simdiye kadar 2 kez Arjantin ve 2 kez Brezilya’da duzenlendi ve diger turnuvalar farkli ulkelerde yer aldi.
1950 yilinda yapilan ilk turnuvayi ev sahibi Arjantin aldi ve boylece ilk ‘Dunya Sampiyonu’ oldu. Daha sonra 1963 yilinda ev sahibi Brezilya ve 1970 yilinda ev sahibi Yugoslavya sampiyonluk madalyasini elde etti. Sonuc olarak toplamda 15 kez yapilan turnuvada 3 kez ev sahibi ekipler sampiyon olmus oldu.
Genel tabloda ABD 3 Altin, 3 Gumus ve 4 Bronz ile zirvede yer alirken, ikinci sirayi 3 Altin, 3 Gumus ve 2 Bronz ile Yugoslavya ve eski adi ile SSCB paylasiyor. Her zaman favori olarak gosterilen “Dream Team” ABD ise son sampiyonlugunu 1994 yilinda elde ederken, son iki sampiyon 1998 ve 2002’de Yugoslavya, 2006’da Japonya’da yapilan turnuvada ise Ispanya olma basarisini gosterdi.


Turnuva formati ise 2006 yilinda degistirildi ve 6’li takimlardan olusan 4 grup ile baslayan maclar, daha sonar 16 takimin eleme maclari oynamasi ile devam ediyor. 6 takimli gruplarda ilk 4’e giren takimlar eleme maclari oynamaya hak kazaniyor. Onumuzdeki yazilarda bilahare gruplari tek tek incelemeye calisacagiz.
Turkiye’nin 2000 yilinda ev sahipligi yaptigi Avrupa Sampiyonasindan sonra basketbol adina ikinci buyuk sinavi olacak bu turnuva. O sene kazanilan ikincilik (kimilerine gore kaybedilen birincilik) madalyasi, bugun takim uzerindeki baskilari artirsa da, onemli olan iyi bir ev sahibi profili sunup, ileriye yonelik dogru adimlar atabilmek.
Turnuva baslangicinda 4 farkli sehirde oynanacak olan maclar, grup maclari sonucunda Istanbul’a tasinacak. Yeni tamamlanan Sinan Erdem Spor Salonu ise bu maclarin coguna ev sahipligi yapacak. Diger sehirler ise Ankara, Izmir ve Kayseri olarak belirlendi. Ilk baslarda Kayseri yerine Antalya’nin ev sahibi olacagi dusunulurken, muhtemelen bazi siyasi manevralar sonucu Kayseri ipi gogusleyen taraf oldu. Gruplardaki ana takimlari Istanbul’da ABD, Ankara’da Turkiye, Izmir’de Ispanya ve Kayseri’de Arjantin olarak sayabiliriz. Bu takimlarin favori olarak son 16’ya kalmasi dusunulurken, diger takimlar arasindan da favoriler yok degil.
Tum dunyada basketbol liglerinin bitmesi ile birlikte, Turkler adina hos olmayan haberler gelmeye basladi. Oncelikle NBA’de oynayan yabanci yildizlarin Turkiye’ye gelmeyeceklerini aciklamalarinin ardindan, ABD takiminda yer alacak olan efsane isimler de tek tek bu turnuvada olmayacaklarini beyan eden aciklamalar yaptilar. Kimilerinin gayet mantikli sebepleri var iken, bazi oyuncular da “yorgunum” ayagina yatip, Turkiye’ye gelmekten vazgectiler. Bu isimlerden takimlari irdelerken detayli sekilde bahsedecegiz.


Son olarak ilk yazimizi bitiriken, salonlardan bahsedelim. Ankara’da 11,000 kapasiteli “Ankara Arena”da oynanacak olan maclar, Izmir’de benim su an calistigim isyerine 100-150 metre mesafedeki ve 10,000 kapasiteli Halkapinar Spor Salonunda, Kayseri’de ise 7,200 kisilik Kayseri Arena’da oynanacak. Istanbul’da ise grup maclari 12,500 kapasiteli efsane salon Abdi Ipekci Arena’da, eleme maclari da 16,000 kisilik Sinan Erdem Olimpik Spor Salonunda yer alacak.
Bu muthis heyecana simdilik yavastan giris yaparken, onumuzdeki yazilarda hizi artirarak turnuva boyunca bilgilendirmemize devam etmeyi umuyorum. Tamam, ligler basliyor ama, o futbol gozluklerimizi cikarip bir kenara koyalim ve su guzelim maclari, biraz da “Basketbol Seyircisi” gibi izleyebilmek icin caba sarfedelim, dinleyelim, okuyalim. Ulke gerceklerinden kacmak icin en rahat ve kolay yol. Denenmis ve onaylanmistir…

Tapılası Hatun #3


12 Ağustos 2010 Perşembe

11 Ağustos 2010 Çarşamba

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Cesme - Cranberries Konseri


Efendim, malum Izmir'de ikamet ettigimizden, Cesme bizlere cok yakin oluyor. Haftasonu atla git, pazar aksami geri don misali. Yaz, gunes, sicak kombinasyonunu cok seven, kaninda Afrikalik bulunan bendeniz, solugu surekli Kibris'ta aliyordum iste ama Kibris'imin nadide ucak sirketi KTHY'nin hukumet emelleri sonucu batmis olmasi, monopol piyasanin tukruk bezlerini sisirdikce sisirdi ve Pegasus/Atlasjet ikilisinin fiyatlari tavan yapti. Guzel ulkeme sadece kumar oynamak ve para harcamak (kaybetmek) icin gelen insanlar bu parayi gomlek cebinden cikarir verir ama ben maalesef oyle yapamiyorum. Iste sevgili okur, bu yuzdendir ki, o guzel yemekleri, harika insanlari bir muddet daha ozleyecegim.
Neyse, ne diyorduk, iste Kibris'a gidemedigim icin, vucuduma gereken gunesi ve D vitaminini almanin en kolay yolu Cesme olarak belirdi. Ilk Cesme haftasonunu yaptiktan sonra, ikinci kez gelmek icin bir neden bulmak gerekiyordu ve bundan daha iyisi olamazdi.
Irlanda bazli grup, asik olunasi bir solist ve hafizalara yer edinen sarkilar ile Cranberries (KIRANBERIZ) tekrar bir araya gelicekmis dediler, git bilet al dediler, gittik bilet aldik.
Megersem bilete gerek yokmus. 2 hafta once Cesme'de ortak arkadaslar vasitasi ile tanistigimiz ve BURN bunyesinde calisan Sureyya'nin sayesinde VIP'den giris yaptik Seaside'a.


Konserin ikinci sarkisinda iceri girdik, zira arabayi yaklasik bir 2-3 km uzaga park edip yuruduk. Animal Instinct ile basladiklari konseri ikinci kez soyledikleri Salvation ile bitirdiler. Hepsini gectim Dolores muthisti. Asik oldum resmen. Bu kadar enerjik, bu kadar yaptigi isten, sarki soylemekten zevk alan bir kadin... Ayrica bircok konserde karsimiza cikan (cikiyor iste itiraf edin) solist'in sesinin albumdekinden farkli olmasi, detoneler falan Dolores'te kesinlikle yoktu.
Anormal bir sahne sovu olmadi ama Salvation'da avazim ciktigi kadar bagirdim, kendimden gectim...
Bir daha olsa yine giderim dedim kendime. Ama Arctic Monkeys istiyorum ben simdi Turkiye'de. Hadi dagilalim, cok muzik konustuk...

Kendime Not

Sanirim Kibris'ta bir gazatede de yaziyor olmamdan dolayi, her zaman Turkce karakter kullanma konusunda kendimi kastim durdum. Maalesef bilgisayarim Turkce klavye degil. Bu nedendendir belki de, uzun zamandir yazmaya useniyordum, kendi kendime erteliyordum hep.
Sonra uzun zamandir okudugum Borges Blog'un da boyle yazdigini farkettim birden. Niye bugune kadar farketmedim bilemiyorum. Okurken zorlanmamamdan olsa gerek.
Neyse, bundan sonra boyle duz yazacagim artik, zorlanan okumaz, ama kimse de zorlanmaz bana sorarsan...

20 Temmuz 2010 Salı

Trainspotting - Aklimda geldi birden

Chaogrey sagulsun. Yeniden hatirlatalim

Choose Life. Choose a job. Choose a career. Choose a family. Choose a fucking big television, choose washing machines, cars, compact disc players and electrical tin openers. Choose good health, low cholesterol, and dental insurance. Choose fixed interest mortgage repayments. Choose a starter home. Choose your friends. Choose leisurewear and matching luggage. Choose a three-piece suit on hire purchase in a range of fucking fabrics. Choose DIY and wondering who the fuck you are on Sunday morning. Choose sitting on that couch watching mind-numbing, spirit-crushing game shows, stuffing fucking junk food into your mouth. Choose rotting away at the end of it all, pissing your last in a miserable home, nothing more than an embarrassment to the selfish, fucked up brats you spawned to replace yourselves. Choose your future. Choose life... But why would I want to do a thing like that? I chose not to choose life. I chose somethin' else. And the reasons? There are no reasons. Who needs reasons when you've got heroin?

30 Haziran 2010 Çarşamba

St. Pauli is BACK! (Hamburg is Brown-White)


Celtic ile St. Pauli arasında çok büyük bir dostluk ve kardeşlik bağı vardır. Öyle ki bu iki takım taraftarları birbirlerinin maçlarına gider, beraber gezer, beraber slogan atarlar buluştuklarında. Hatta Glasgow’un en işlek alışveriş caddelerinden ikisi olan Sauchiall ve Argyle Street’de bulunan iki Celtic Store’da da resmi St. Pauli ürünleri satılır. Bu Almanya liman şehri takımı, belki de İskoçya’da kendi ülkesinde tanındığından da fazla bilinmektedir İskoçlar tarafından. Almanya’nın bu “güzide” kulübünün tarihini ve farklılığını anlatan bir sürü kaynak bulabilirsiniz, bu yüzden bu konuyu es geçiyorum.

Kadrosunda Deniz Naki’yi barındıran “kurukafalar” 8 yıl aradan sonra Bundesliga’ya yükselebilmiş, hem de 100. yıllarını kutlayacakları sezonda.



Tabii bu sezona özel formalar da çıkarmak farz olmuş artık. Belki de gelmiş geçmiş en kötü 100. yıl forması taraftarı olmama rağmen Galatasaray’ın. St. Pauli’nin ise çalışması oldukça başarılı. Kendilerine has bir forma yaratmışlar. Bu sektörde çok bilinmeyen ‘Do You Football’ isimli bir firma ile çalışıyorlar. Fenerbahçe’nin de 100. yılında piyasaya sürdüğü çift taraflı forma, ama arka tarafında reklam yok ve kulübün sloganı “Hamburg Ist Braun Weiss”, yani “Hamburg is Brown-White” yazısı dikkat çekiyor.

Fotoğraflar footballshirtculture.com sitesinden alınmıştır.