25 Ocak 2009 Pazar

FutbolPedia 3





Endüstriyel futboldan ve alışveriş merkezine dönen, başını İngiltere Premier Liginin çektiği olgudan bahsetmiştik. Ama buna karşı direnen küçük kasabaların ve eski köklü kulüplerin varlığından da bahsetmiştik. İki ayı geride bıraktığımız bugünlerde nasıl yorum yapabiliriz?


O.D: Bu yıl aslında şu ana kadar ilginç bir yıl yaşıyoruz Deniz... Alışverişten yani transferden son yıllarda en çok nasibini alanlar liglerinde henüz bariz bir üstünlük kuramamışlar. Fakat yine de tam anlamıyla bir yorum yapmak için erken. Havalar daha soğumamış, maç sıklığı yeni yeni artmaya başlamış yani her takım henüz A takımı ile maç yapıyor. Maç kadrolarında ciddi bir değişiklik yok. Takım zenginliğine, sakatların yerini dolduracak kadro genişliğine sahip olan takımlar henüz kendini gösterememiş. Bu durum yılbaşı döneminde kendini gösterecek diye düşünüyorum ama şu anda gerçekten tüm Avrupa liglerinde çok ciddi bir kopuş görmüyorum, büyüklerle küçükler arsında. Hele Almanya örneği çok ilginç değil mi? 3 bin nüfusun yaşadığı Hoffenheim kasabasının takımı ki hiç bir 1.lig deneyimi de yok, geçen haftayı lider kapattı Almanya Bundesliga’da. Leverkusen ve Schalke de bu yıl tekrar atakta... Ve Bayern Münih hayal kırıklığına devam ediyor hala...

İngiltere’de Hull City de ayni... 1904’te kurulan kulüp yüz kusur yıllık tarihinde ilk kez 1.ligde yada şimdiki adıyla Premier ligde oynuyor. Bu güne kadar en iyi dereceleri 1910 yılında ve 2008 yılında iki kez 2.ligde 3.lük! 2008’te oynadığı play off maçları ile de ilk kez en üst lige çıkmış ama şu anda Premier ligde zirveyi zorluyor. Futbol piyasasında en fazla paraları harcayan takımların gözden düşmüş futbolcuları ile Hull City bu başarıyı ileriye taşımasını bir zenginlik diye düşünmemek elde değil...

Türkiye’de en iyi kadroyu oluşturup başa güreşen Galatasaray’a 40 yıl öncenin efsane takımı Es-Es 4 çekiyor ve tüm tahminleri alt üst ediyor. Nerdeyse son haftalarda Fenerbahçe ile Galatasarayı yenmeyen Anadolu takımı kalmamış gibi! Tabi bunların içinde Es-Es’lerin özel bir yeri var. Hem benim için hem de Türk futbolu için... Es-Es’ler, ilk kez İstanbul kulüplerine kafa tutmuş ve 1.ligde oynadığı ilk 7 yılında ilk dördün içinde yer almış ve 3 kez ligi 2. bitirmiş ilk Anadolu takımı ünvanına sahip. Bu yıl kaybettiğimiz, efsanevi hocaları Addullah Gegiç’in yıllar önce Mağusa’da bir söyleşisini dinlemiştim. 3 yıl arka arkaya 1970’lerde kaybedilen şampiyonlukların ardından gelen lig 2.liklerini hala daha kabullenememiş ve o günleri anlatırken gözleri doluyordu. 1971’de şampiyon olan Galatasaray’dan 29 gol fazla (4. bitiren Beşiktaş ile beraber Galatasarayın attığı toplam golden de fazla) gol atarak 64 golle ligi 2. bitirdiklerinde eski GS’li futbolcuların çalıştırdığı bir çok takımın gönül şikeleri ile şampiyonluğun nasıl ellerinden çalındığını anlatıp duruyordu. İşte o Es-Es 12 yıl sonra yeniden Super ligde ve Galatasaray’a attıkları 4 golle belki de eski günleri yadediyor Deniz...

İspanya’da ise Barcelona-Real ikilisi son haftalarda iyi sonuçlar almaya başlasa da Villereal-Valencia ikilisinden bu yıl kolay kolay sıyrılamayacaklar gibi... Çok bariz kadro üstünlüğü ve mali güçlerindeki artan transfer kabiliyetlerine rağmen adını portakalda marka yaptırmış Akdenizli Valencialılar yüreklerini sahaya yansıtmaya devam ediyorlar... Bu arada hemen arkalarındaki Sevilla’yı da unutmamak gerekir.

İtalya’da ise son üç yılın şampiyonu İnter de henüz ligi domine edemiyor. Morinho İnterde de kabız bir takım yaratmış, tek farklı galibiyetleri ve beraberlikleri fazla... Udinese ve Napoli da herkesi şaşırtarak İnter’le beraber zirveyi zorluyor... Milan ve Fiorentina da bir adım arkadan onları takip ediyor. Sadece Maradonalı yıllarda zirve yapmış, sonraları 2. lige düşmüş Napoli de Valencia gibi Akdenizin havasından suyundan mı faydalanıyor acaba?

D.K: Söylediklerine katılmamak elde değil Okan abi. Hull City’den iki haftadır bahsediyordum. Beni yüzüstü bırakmadılar. Chelsea’ye yenilmeleri normal. Mavilere yenilmeyen tek takım Liverpool ne de olsa. Tabii bu küçük takımlar için konuşmak henüz erken. Ama geçenlerde ilginç bir araştırma yazısı gözüme ilişti. Hepimizin bildiği gibi, Türkiye’de Süper Lige yükselen takımların ilk işi, bir sürü trasnfer yapmak olur. Hull City ve Hoffenheim’ın son iki senedir oynadıkları kadrodan sadece 1-2 isim değişmiş. Yani kemik kadroyu korumayı başarmışlar. İstikrar böyle birşey. Herşey planlama ile ilgili. Çok değil bundan 17 ay önce Alman 3. Ligi olan Regionalliga Süd'de mücadele ediyorlardı. Bugün Bundesliga'nın zirvesindeler. Bu başarının arkasında inanç ve istikrar var. Kimsenin tanımadığı bir oyuncu kadrosu. Hull City’de ise sadece Geovanni ve Cousin ikilisini tanıyoruz önceden. Tigers’a desteğe devam. Sen bana belki bu noktada katılmayacaksın ama, endüstriyel futbola karşı ilaç gibi geliyor bu iki takım.

Türkiye konusunda yorum yapacak olursak, sonu belli filmi izler gibiyiz. Geçen sene de Büyükşehir Belediye ile Sivasspor başlamıştı üst sıraları zorlamaya. Ama noldu sonunda, yine bildiğimiz takımlar ilk üçte bitirdi ligi. 6. His filmini, Bruce Willis’in hayalet olduğunu bilerek izlemek gibi birşey, heyecanlanmaya gerek yok bence.


Mali güçteki zorlukların bazen takım oyuncuları üzerine itici etki yarattığını görüyoruz. Valencia’da da olay böyle şimdi. Sezon sonu Villa’yı satıp, bellerini düzeltirler. 50 milyon euro’luk bir değeri var şu anda. Villareal çok kapasiteli ve geniş bir kadroya sahip. Senna, Edmilson, Pires, Tomasson, Capdevilla, Cazorla, Rossi ve iyileşince Nihat. Göze hoş gelen bir oyun. Büyükler ile yapacakları maçları bekliyoruz. Orda dananın kuyruğu kopacak işte.

İtalya liginden zevk almadığımı ilk yazımda belirtmiştim. Hala daha Inter’in maçlarını izlerken uykum geliyor. Ama arada Napoli, Lazio gibi takımlar da var işte. Onları yeni keşfettik...

Seria A’da işler Mourinho’nun istediği gibi gitmiyor. Medya ile uğraşayım derken takım üstündeki konsantrasyonunu kaybetmiş gibi. Napoli’yi iki Arjantinli, Lavezzi ile German Denis sırtlıyor. Arjantin milli takımının başına geçen Maradona’nın tercihleri artıyor böylece. Özellikle Lavezzi dikkat edilmesi gereken bir oyuncu. Yeni Maradona olabilir(miş!). Lazio’ya da dikkat etmek gerekiyor, özellikle Makedon forvet Pandev, Arjantinli oyun kurucu Ledesma ve 21 yaşındaki genç Arjantinli Zarate. Zarate’nin 5 maçta 6 golü olduğunu hatırlatalım.

Sonuç olarak, herşey istikrar ve planlama noktasında birleşiyor. Bu unsurlar Türk takımlarında yok. Bazen sadece istikrar olsa bile, planlama hiç yok. Planlama olsaydı, en basitinden Galatasaray UEFA kupasını aldığı dönemler, bunu paraya çevirebilirdi. Yapamadılar, 8 sene sonra yavaş yavaş düzeliyoruz...

Akdeniz’e katılıyorum da, bu Arjantin’in yeni nesli de beni çok heyecanlandırıyor. Bakalım Maradona, bu gençleri takıma nasıl adapte edecek. İlk olarak İskoçya’ya, yanıbaşıma geliyor Arjantin’in tanrısı ve ekibi. Hazırlık maçları var burda. Acaba bileti kapsam mı hemen...




Derbiler, tarih, kültür, din ve ideoloji çatışmaları... Hangi derbiler aklınızda yer edinmiş, neden?

D.K: Şu anda İskoçya’da bulunduğumdan buradan, Old Firm’den başlamak istiyorum. Kısa kısa aklıma gelen derbileri yazacağım. Rangers-Celtic derbisi söylenenlere göre sadece Protestan-Katolik ayrımı yapılarak değil, Loyalist ve Repuclican’lar arasındaki siyasi bir rekabetde olabiliyor aslında. Ama ön plan olarak din derbisi diyebiliriz. İşin ilginci iki takımın da İskoçya bayrağını sıkça kullanmamaları. Rangers ‘Union Jack’ olarak bilinen Birleşik Krallık bayrağını tercih ederken, İrlanda köklerine bağlı kalan Celtic ise ‘turuncu-beyaz-yeşil’ renkteki İrlanda bayrağını tercih ediyor. Birbirlerine dini ve ırk anlamında maçlarda defalarce tezahürat yapan taraftarlar yüzünden iki kulüp de sayısız cezalar aldı bugüne kadar. Derbide Rangers’ın Celtic’e karşı 152-137 üstünlüğü var.

Diğer bir derbide ise sınıf ayrımı çıkıyor karşımıza. Boca Juniors-River Plate. Zengin kesimin takımı River ile, işçi sınıfının takımı Boca. SuperClasico olarak da bilinen derbi, 1923 yılına kadar Nunez’e taşınmadan önce Buenos Aires’de maçlarını oynayan River Plate’in galibiyeti ile başlıyor. İngiltere’deki The Observer gazetesinin ‘Ölmeden önce görmeniz gereken 50 şey’ listesine girmiş bir derbi. Maçtan öte, tribün kareografisi etkiliyor izleyenleri.

Real Madrid ile Barcelona’yı derbi olarak adlandıramasak da, Katalan-Bask ayrımcılığı öne çıkıyor. İngiltere’de ise Merseyside derbisi olarak Liverpool-Everton ilk aklıma gelen derbi. Tabii herkesin bilmediği bir West Ham-Milwall derbisi var ki, eminim Okan abim sizlere daha detaylı bilgi verebilir bu konuda.

Hemen başımızda bir siyasi derbi daha var. Omonia-Apoel. Sol görüşlü Omonia taraftarları maç sırasında ‘orak-çekiç’ ve ‘Che’ bayrakları açarken, ezeli rakipleri, sağ görüşlü Apoel taraftarları ise ‘gamalı haç’ ve ‘hitler’ bayraklarını açıyorlar gururla. Ne gurur ama!

Aynı siyasi derbi Almanya’da da var. Sol görüşlü St. Pauli ile muhafazakar Hamburg arasında.

Yunanistan ise aynı Türkiye gibi. Bir sebep yok derbi için. Ama Olympiakos-Panatinaikos ve PAOK-Iraklis maçlarında hayat duruyormuş Yunanistan’da. Öyle anlatıyor buradaki Yunanlı arkadaşlar.

İtalya’da Milano derbisi ise değişik bir inanç üzerine kurulu. Şöyle açıklayayım. Milan kurulduğu dönemler takımda sadece İtalyanlar oynuyor ve yabancı oyuncu oynatmıyorlar. Bundan dolayı birkaç İtalyan takımdan ayrılıp ‘International Milan’, bugünkü ismiyle ‘Inter Milan’ı kuruyorlar ve yabancı arkadaşlarına futbol oynama imkanı veriyorlar. Genoa-Sampdoria ise liman işçileri ile zengin kısım mücadelesini temsil ediyor.

Hırvatistan’da Hajduk Split ile Dinamo Zagreb derbisi. Kan gövdeyi götürüyor her sene. Hırvat özgürlüğünü savunan Split ile Yugoslav ekolünü geri isteyen Zagreb. Fazla söze gerek yok.

Biraz da Okan abi yazsın, ona da bişeyler bırakayım. Ne de olsa bu konu hakkında sayfalar dolusu yazılabilir ama kısa kısa anlatmaya çalıştım. Sende eskilerden bişeyler ver Okan abi...

O.D: Aslında futbolun sadece futbol olmadığını iddia edenler de haksız değil yani... Futbol’un ardında gizli siyasi, dini, kültürel bir çok öğeyi bulmak çok da zor değil. İşe derbilerden başlayacak olursak bunu asla “ezeli rekabetle” karıştırmamak lazım. Her derbi ezeli rekabet içerebilir ama her ezeli rekabet derbi değildir! Yani Londra’nın en ünlü derbisi bence Tottenham-Arsenal derbisidir ama ezeli rekabet konusunda ManU-Liverpool rekabetini es geçmemek lazım. Hele geçen hafta içinde oynanan 4-4’lük Arsenal-Tottenham derbisini kaçıranlar çok şey kaybetmiştir. Son iki dakikaya iki farkla önde giren ev sahibi Arsenal yediği iki golle maçı berabere bitirirken Tottenham’lı seyircilerin son golle beraber sahaya girişini ve futbolcularla kucaklaşmasını görmek çok güzeldi. Sadece Spurs’un son 5 Teknik adamı henüz ligde Arsenal galibiyeti de görmüş değil...

Yine İspanya’da derbi olmayan ezeli rekabette Barcelona-Real Madrid maçları İspanya iç savaşından bu yana ayni heyecanla devam ediyor. Kralcıları destekleyen Madridliler Real’in arkasında bütünleşirken, buna tepki koyan İspanya’nın baskıcı rejiminden nasibini alan Katalanlar için Barcelona onların milli hislerine de yanıt veren, takım renklerini bayraklaştıran bir unsur olarak dikkati çekiyordur hala... Buna karşın da Kralcıların Katalanya’da destekçileri Espanyol’u desteklerken aslında İspanya’nın en ilginç derbisi Barcelona-Espanyol derbisi oluyordu. Hele geçen ay oynadıkları ve son dakikalarda Barcelona’nın çevirdiği maçı uzun süre unutmayacağız sanırım. Barcelona’nın forması derken Real’i çağrıştıracak beyaz rengin kesinlikle bugüne kadar bordo-mavi’li takımın herhangi bir formasında nokta veya çizgi olarak dahi kullanılmadığını hatırlatmak isterim. Ayrıca formasına henüz ticari amaçlı reklam almayan ender takımlardan biri Barcelona... Sadece Dünya Çocukları için UNİCEF’i bir ara bayraklaşmış formalarına yazmışlar.

İspanya’da siyaset sadece bunlarla da sınırlı değil. Oranın “Güneydoğusu” da Bask bölgesi ve takımları da Atletico Bilbao... Bask’ın İspanya’dan ayrılmasını savunan uzun yıllar bunun için bölgede hertürlü silahlı-bombalı eylemlere öncülük etmiş ETA’nın eylemleri sadece Atletico Bilbao’nun maçları esnasında durduğu da bir başka gerçekmiş yıllar boyunca... Maç varsa silahlar susuyormuş yani...

Güney Kıbrıs da siyaset futbol ilşkisinin doruğa çıktığı bir başka coğrafya aslında. Ve bu da 1950’li yıllardan beridir devam ediyor. Her bölgenin biri sağcı diğeri solcu kökenli iki takımı var. Geçmişte bunların oynadığı ligler de ayrıymış sonra tek bir federasyon çatısı altında KOP’ta buluşmuşlar ama siyasi karakterlerini kaybetmemişler. Omonia-Apoel sadece bir simge derbi ve en ateşlileri... Ama sağ sol rekabeti etrafında devam eden Omonia-Anorthosisi rekabetini de göz ardı edemeyiz. Sağcı faşist unsurların en büyük takımı son yıllarda Anorthosis ve geçen haftaki 4-0’lık Omonia mağlubiyetleri hepimizin içine su serpmiştir... 4-5 yıl önce gittiğim bir kupa finalinde Anorthosis ile Limasolluların solcuları AEL karşı karşıya gelmişlerdi. 120 dakikalık maçı penaltılarla kazana Anorthosis sanki de Yunanistan şampiyonu olmuştu. Kulüplerinin bir bayrağını ve simgesini göremediğim gibi her taraf Yunan bayrağı ile donatılmıştı Deniz. Sanki maç değil savaşa gidiyorlardı ve oynadıkları takım da sadece ve sadece bir başka şehrin takımıydı...

Hiç yorum yok: