13 Şubat 2013 Çarşamba

Geleceğe Dönüş 3 (Kırmızılar Adına Tarihin En Kötü Yılı)

Kırmızılar Adına Tarihin En Kötü Yılı


O dönemler adayı kasıp kavuran bir takımdı Liverpool. 1987-88 sezonunu hem Lig hem de Federasyon Kupası şampiyonu olarak bitiren ekip, 88-89 sezonuna da aynı hedefler ile başlamış, Kenny Dalglish’in oyuncu-menajer olarak görev yaptığı senede rakiplerin korkulu rüyası olmayı hedefliyordu. Her şey güzel başlamıştı aslında. Ligde şampiyonluğu kovalayan Liverpool, 15 Nisan 1989’da tarih kitaplarına kulübün en kara günü olarak yazılacak bir maça çıkıyor, Hillsborough’da oynanan Nottingham Forest – FA Kupası yarı final maçındaki olaylar nedeni ile 96 Liverpool taraftarı feci şekilde can veriyordu. Yazıya dökeceğimiz maç bu maç değil, aslında bu maçın hemen bir hafta sonrasında oynanmak üzere planlannmış Liverpool-Arsenal maçı.

Bu olay nedeniyle maç ertelenmiş, günü açıklanacak ileri bir tarihe alınmıştı. Maça geçmeden biraz daha o sezondan bahsedelim. Arsenal sezonun uzun bir bölümünde ligi lider götürmeyi başarıyor, hatta 1989 yılının başında Liverpool’a karşı farkı bir ara 15 puana kadar çıkarıyordu. Fakat daha sonra form grafiği düşen ekibe 1 Ocak tarihinden sonra hiç mağlup olmayan Liverpool yetişmeyi başarıyor, son 2 maçta 1 puan alabilen Arsenal’a karşı 2 maçını da kazanan Liverpool, fikstür sonunda öne geçmeyi başarıyordu.
Bu dönemde FA Kupası finalinde Everton’u 3-2 mağlup eden Liverpool, kupayı 2. kez üst üste müzesine taşırken, lig şamiyonunu ise belirlemek üzere geriye sadece bir tek maç kalıyordu, Anfield Road’da oynanacak Liverpool-Arsenal karşılaşması. Liverpool bu maçı da alması halinde 2 sezon üst üste duble yapmış olacak ve tarih kitaplarındaki yerini alacaktı. Son maç öncesi Liverpool, Arsenal’ın 3 puan önünde yer alırken, aradaki averaj farkı ise +2 olarak Liverpool lehineydi. Yani şampiyon olabilmek adına Arsenal’ın 2 farkla maçı kazanması gerekiyordu. Liverpool ekibinin formu göz önüne alındığında, kendi sahalarında böyle bir sonucu kimse ihtimal dahiline bile almıyordu. Kadrosunda bulundurduğu Grobelaar, Alan Hansen, Ray Houghton, Ronnie Whelan, John Barnes, Aldridge ve Rush gibi isimlerle sahaya çıkan Liverpool’a karşı, David O’Leary, Michael Thomas, Tony Adams, Alan Smith gibi nispeten daha mütevazi bir kadroya sahip Arsenal sürpriz peşinde olacaktı.

Maça iki takım da çok temkinli başlamıştı. Sahaya 5-4-1 gibi bir diziliş ile çıkan Arsenal’ın bu mentalitesi aslında mantıklı değildi, gol isteyen taraf onlar olmalıydı. İlk yarıda fazla bir pozisyon yaşanmazken, 32. dakikada sakatlanan Ian Rush’ın yerine oyuna Peter Beardsley dahil oluyordu. İkinci yarıya hızlı başlayan Arsenal, 52. dakikada bulduğu frikik sonrası gelen ortada Alan Smith ile golü buluyor ve tüm Liverpool tribünlerinde soğuk duş etkisi yaratıyordu. Endirekt serbest vuruş olduğundan, Liverpool oyuncularının hakeme Alan Smith’in topa müdahalesi olmadığı yönünde itirazları sürerken, hakem çoktan orta noktaya koşmuştu bile. Bu dakikadan sonra ataklarını sıklaştıran Arsenal, bir anda 4-4-2 dizilişine dönerken, oyuncu değişiklikleri ile daha atak bir görüntü sergilemeye başlıyordu. 74. dakikada kaleci ile karşı karşıya golü kaçıran Arsenal tarafı, rakibine kontratak şansı veriyor, bu şansı ise Liverpool gole çevirmede etkisiz kalıyordu.


Maçın 90. dakikasında TV kameraları Liverpool’un orta saha oyuncusu Steve McMahon’u yakın plan alırken oyuncu arkadaşlarına 1 dakika kaldığını işaret ediyordu. Maç böyle bittiği takdirde Liverpool şampiyon olacaktı. Verilen 3 uzatma dakikasının 2.’sinde, Arsenal son atağını gerçekleştirme şansı buldu. Arsenal kalecisi Lukic’in uzun vuruşunda topla buluşan Lee Dixon, aynı şekilde topu ileriye gönderiyor, topu kontrol eden Alan Smith ise gerilerden gelen Michael Thomas’ın önüne yuvarlıyordu. Karşı karşıya kaldığı pozisyonu gole çeviren Thomas, adını tarih kitaplarına yazdırmayı başarıyordu. Son saniyede 2-0 öne geçen Arsenal, kalan 25 saniyeyi de tamamlıyor ve şampiyon oluyordu. İki ekip de ligi aynı puan ve aynı gol averajı ile bitirdiğinden, rakibinden sezon boyunca 8 gol daha fazla atan Arsenal kupayı alıyordu.
Enteresan bir şekilde Cuma gecesi oynanan bu karşılaşmayı yaklaşık 8 milyon insan televizyondan takip etmişti. 1999 yılında ise Channel 4’ün yaptığı Top 100 Greatest TV Moments listesine 60.sıradan giriş yapan maç, ünlü yazar Nick Hornby’nin Fever Pitch isimli kitabında da kendine yer bulmuş, bu kitap aynı zamanda 1997 yılında beyaz perdeye aktarılmıştır.



Maç sonrası Liverpool taraftarlarının sahada kalıp Arsenal’ı alkışlaması da, Hillsborough faciası sonrası bazı şeylerin değişmeye başladığının göstergesi olmuştur adeta. Bu karşılaşmayı da “futbolun reputasyonu geri döndü” şeklinde yorumlayanlar ile beraber, “futbolun İngiltere’de yeniden doğduğu gece” olarak görenler de vardır. Bu maç, geçtiğimiz sezon son saniye Manchester City’nin kazandığı şampiyonluktan bile daha dramatik bir şekilde sonlanmıştır aslında. Belki de Liverpool’un laneti o zamanlar başlamıştır filizlenmeye.

Geleceğe Dönüş 2 (Nuremberg Savaşı + Figo)



Nuremberg Savaşı

Bu kez golleri, kupaları veya şampiyonlukları değil, kartları konuşacağız. Çok da gerilere gitmeye gerek yok, 2006 Dünya Kupasında oynanan bir maça gideceğiz beraber. Almanya’da düzenlenen ve finalde penaltılar sonucu kupaya uzanan İtalya değil konumuz, ne de ev sahibi Almanya. Kupanın 2. turunda oynanan Portekiz-Hollanda maçını konuşacağız.

Kupaya 2004 yılında kendi evinde Avrupa Kupasını finalde Yunanistan’a kaybetmiş olarak gelen Portekiz, hem tecrübeli isimleri hem de yeni gençleri ile kolektif olarak son kez turnuvada yer alıyordu. Figo, Meira, Maniche, Postiga ve Nuno Gomes gibi son dönemlerini yaşayan tecrübeli oyuncularla beraber, Ronaldo ve Simao gibi yetenekler eklenmiş, kupanın favorilerinden biri olmuştu Portekiz. Karşılarında ise kadro kalitesi olarak üst seviyede olan, ama aynı zamanda genç isimleri ile ön plana çıkan bir ekip olarak Hollanda vardı ikinci turda. Herkes bol gollü, pas oyununa dayalı ve güzel bir oyun beklerken, sahada adeta bir savaş olacağını kimse bilmiyordu, oyuncular bile...

Nuremberg Savaşı aslında 1945 yılında Amerika Birleşik Devletleri ile Nazi Almanyasının, 2. Dünya Savaşı sırasında 5 gün süren muhabereye verilen isim. Bu savaş sırasında 2. Dünya Savaşının en korkunç sahneleri yaşanmış, sonucunda ise ABD bayrağını göndere çekmeyi başarmıştı. Bu savaştan yıllar sonra, yine aynı yerde artık bir stadyum vardı. Bu stadyumda futbol maçına çıkan ekipler ne ABD, ne de Nazi Almanyasıydı. Artık ortada Nazi Almanyası yoktu zaten, kadrosunda neredeyse bir tane bile Alman bulunmayan milli takım ise bu karşılaşmada oynamayacaktı.

FC Nuremberg’e ev sahipliği yapan stadyum, 1928 yılında inşa edilmiş. Yani 1945 yılındaki savaşı da, daha sonra bu satırlarda anlatacağımız maçı da görmüş bir stadyum aslında. İlk olarak 1963 yılında, daha sonra 1988 yılında, en son olarak da 2006 Dünya Kupası öncesi restorasyondan geçen stadyum, 48,500 kişilik kapasitesi ile gerçekten şehir için güzel bir yapı.


Maça dönecek olursak, maç için atanan hakem Rus Valentin Ivanov, bu karşılaşma sonucunda tarihe geçmeyi başararak, efsaneler arasına adını yazmayı başardı. Ivanov’un maçın toplamında gösterdiği 16 sarı ve 4 kırmızı kart, Dünya Kupası tarihinde de bir ilkti aslında. Maça hızlı başlayan Portekiz, 23. dakikada şimdilerde futbolu bırakmış Maniche’nin golü ile öne geçiyor, ardından savaş başlıyordu. Maçın hemen başında ilk sarı kartı Mark Van Bommel gördü, dakika henüz 2 idi. Bundan 5dakika sonra Hollanda defansından Boulahrouz sarı kartını görmeyi başardı. Golü atan Maniche, golden sadece 3 dakika önce Portekiz adına ilk sarı kartı görmüş, 31. dakikada Portekiz’den sarı kartı gören Costinha, kart sayılarını eşitlemişti. Maçın ilk yarısının son dakikasında ikinci sarı kartını gören Costinha, önde olan takımını 10 kişi bırakmayı başarırken, takımlar devre arasında bu şekilde gitmişlerdi.

İkinci yarının hemen başında Portekiz adına oyuna giren Petit, sadece 4 dakika sonra sarı kartını görmeyi başarırken, 59’da Hollanda’dan van Bronckhorst, 60’da ise Portekiz’den Figo sarı kart görüyordu. 63. dakikada ikinci sarı kartı görerek oyun dışı kalan Boulahrouz, iki takımın oyuncu sayısını da eşitlemişti. Bu dakikadan sonra olay tamamen çığrından çıkmıştı. 73 ve 78’de iki sarı kart görerek oyundan atılan Portekiz’li Deco’ya ek olarak, Hollanda’dan Sneijder ve Van der Vaart, Portekiz’den ise Ricardo ve Valente girdikleri tartışma sonrası sarı kart görüyorlardı. Herkes maçın bu şekilde sonlanacağını düşünürken, maçın uzatma anlarında ise Van Bronckhost ikinci sarı karttan dolayı oyundan atılıyor, ve maç 1-0 Portekiz’in üstünlüğü ile sona eriyordu. Evine dönen Hollanda, yine büyük umutlarla geldiği bir turnuvadan boynu bükük bir şekilde erken ayrılırken, Portekiz ise çeyrek finalde İngiltere’yi penaltılar sonucunda eleyerek yarı finale çıkıyor, ama Zidane önderliğindeki Fransa’ya mağlup olmaktan kurtulamıyordu. Almanya karşısında 3.’lük maçını da kaybeden Portekiz, turnuvaya yine de başarılı bir şekilde nokta koyuyordu.


Luis Figo

Kimse daha Ronaldo’yu tanımazken, Eusebio’dan sonra bu topraklarda top oynamış en büyük isimlerden biri olan Luis Figo, Barcelona’da oynadığı futbolla herkesi kendisine hayran bırakıyordu. Rivaldo’lu, Kluivert’lı efsane Barcelona’nın 100. yıl kadrosunda kaptanlığa kadar yükselmeyi başarmıştı. Sporting Lisbon’da başladığı kariyerinde bir sonraki durağı Barcelona olan yıldız oyuncu, bu takımda toplam 172 maça çıkıp, 30 gol kaydetmeyi başarmıştı. Ardında şok bir karar ile tüm dünyayı şaşırtan Figo, “Los Galacticos” projesinin ilk ayağı olarak Real Madrid’e imza atıyor, Barcelona taraftarlarından ise büyük tepkiler görüyordu. Zidane, Ronaldo, Beckham, Raul, Roberto Carlos ve Owen gibi isimlerle beraber forma giymeye başlayan Figo, 7 numarayı Katalunya’da bırakarak, Madrid’de 10 numarayı sırtına geçiriyordu. 10 numara ile 164 maça çıkıp 36 gol atan Figo, kariyerinin son dönemlerini geçirmek adına Milano ekibi Inter’e geçiyor ve 105 maça da mavi-siyahlı forma ile çıkıyordu. Futbolu bıraktıktan sonra Inter bünyesinde çalışmaya devam eden Figo, Portekizce, İspanyolca, İngilizce, İtalyanca ve Fransızca olarak tam 5 dili rahatça konuşmasıyla da ilginç bir profil çizmekte. Figo’nun hiç dağılmayan parlak saçları, ilginç golleri ve hırsı ile hatırlayacağız her zaman. 

18 Aralık 2012 Salı

Takıma Mal Olan Renkler (Adres Kıbrıs Dergisi)


Geçtiğimiz Pazar günü (16.10.2012) tarihinde "Adres Kıbrıs" dergisinde çıkan yazımı burada da paylaşmak istedim...




İrlanda göçmenleri 1888 yılında rahip Brother Walfrid önderliğinde İskoçya’da Celtic kulübünü kurarken, birçok amaçları içlerinde barındırmalarına rağmen, gün gelecek ve kulübün 125. kuruluş yıldönümünün kutlanacağını tahmin etmiyorlardı sanırım. Tarih boyunca her zaman bir futbol kulübünden daha fazlası olan Celtic, dünyanın dört bir yanında taraftarlara sahip, kitleleri peşinden sürüklemeyi devam ettiren, başarılı bir futbol kulübü.
Celtic denildiğinde futbol ve kültürler hakkında az çok bilgi sahibi olan insanların ağzından çıkan ilk cümle “yonca” olur. Kulübün armasında kullanılan dört yapraklı yonca, kulübün İrlanda köklerini hatırlamasını temsil ederken, yeşil-beyaz renkler de İrlanda kültürüne ait olmanın temelinde yatıyor. Kelt kültürü ile sayfalarca yazılabilecek bilgi ve tarih varken, bunu üstünkörü asıl konuya geçmek istiyorum.


Takım ilk karşılaşmalarını yeşil yakalı beyaz bir forma ile yaparken, henüz yonca logosu oluşmadığından, ilk logo olarak kırmızı bir çember içinde yer alan yeşil bir “kelt haçı” kullanılıyor. O forma, bu sezon limitli sayıda üretilirken, satışa devam edilmesi çok hoş bir durum. Takım bir sonraki sezon tam 14 sezon boyunca giyilecek olan yeşil-beyaz dik çubuklu formalar ile futbol sahalarında yer almaya başlıyorlar. İlk olarak 1903-1905 arası yeşil-beyaz enine çubuklu, aynı zamanda hoops (çember) de denilen tarzda formayı üstüne geçiren oyuncular, buradan günümüze kadar halen daha aynı forma tarzından vazgeçmiş değiller. 1967 yılında Portekiz’de Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırırken de, 1969 yılında aynı Şampiyonlar Ligini finalde kaybederken de, 2003 yılında UEFA Kupasının finalinde de, ligde üst üste 9 şampiyonluk kazanırken de, geçtiğimiz haftalarda dünyanın en iyi takımı olarak gösterilen Barcelona’yı Şampiyonlar Ligi grup maçlarında mağlup ederken de, futbolcuların üstünde aynı forma vardı, yeşil-beyaz enine çubuklu, çember formalar.


Celtic ilk formalarına ilk olarak 1984 yılında göğsüne reklam alırken, formalar altına günümüze kadar sadece beyaz şort giyilirken, çorap renkleri ise siyah, beyaz ve yeşil olarak değişim göstermiş. Ayrıca bugüne kadar her formada tam 7 adet enine yeşil çubuk bulunurken, bu sezon yapılan 125. Yıl formalarında 9 yeşil çizgi kullanılmış, bunun sebebini de 9 sene üst üste kazanılan şampiyonluğa gönderme olarak açıklanıyor. En son 1932 yılında formalar ile siyah çorap giyen ekip, bu sezon da tam 80 yıl sonra yine siyah çorap kullanmayı tercih ederek taraftarlarına güzel bir sürpriz yaptı. Asıl bahsedeceğimiz formaya geçmeden önce, formalarda yer alan reklam detayına dikkat çekmek istiyorum. Bir İskoç bira markası olan Tennent’s, Glasgow’da bulunan iki büyük kulübe de sponsorluk yapıyor. Celtic’in bu sezon 125. Yılı olmasından dolayı ekibe bir iyilik yapıp, reklamlarını göğüs altına küçük bir şekilde yerleştirmeyi kabul ettiler. Bu da formaya inanılmaz derecede güzel bir görüntü kattı. Göğüs kısmının boş durması, formaya retro bir hava katarken, eminim taraftarları da memnun etmiştir.



Ve gelelim Celtic’in biz taraftarlar için hazırladığı asıl büyük sürprize. Öncelikle teknik direktör Neil Lennon’ın rol aldığı bir video ile ipucu verilen forma sezon başladıktan sonra ortaya çıktı ve benim gibi forma severleri adeta şok etti. Öncelikle logo olarak şu anda kullanılan yonca’dan ziyade eski dönemlerde kullanılan “kelt haçı” forma üzerine eklenmiş. Logo üzerinde ise kulübün kuruluş yılı ile bu sezon yılı güzelce işlenmiş. Ortada bulunan yıldız ise kulübün 1967 yılında kazandığı Şampiyonlar Ligi Kupasını temsil ediyor her zamanki gibi. Beyaz forma üzerinde kullanılan siyah yaka, altına giyilen siyah şort ve siyah-yeşil çember çoraplar ile mükemmel bir uyum şağlamış durumda.


Formalar hakkında söylenebilecek en önemli nokta ise üretici firma Nike ile sponsor Tennent’s logolarının forma üzerine yerleşme şekli. Şu anda dünya üzerinde yer alan çok az, hatta neredeyse hiç bir kulüp, Nike firmasına logosunu forma üzerine bu şekilde koyması için baskı yapsa bile sonuç alamazdı. Celtic’in bir kulüpten daha fazlası olması, dünya üzerinde her yerde forma satıyor oluşu (Türkiye’de Celtic, Galatasaray – Beşiktaş – Fenerbahçe formalarından sonra en fazla forma satan takım konumunda) takımın bu tarz bir forma çıkarabilmesinde büyük etken. Beyaz forma üzerine hem Nike, hem de Tennent’s yine beyaz logo koyunca, forma üzerinde sadece takım logosu varmış gibi bir etki yaratılmış. Ve ortaya harika bir anı forması çıkmış. Forma, benim gibi forma sevenlerin, koleksiyon yapanların dolabında mutlaka bulunması gereken bir cinsten ve 40 pound fiyat ile internet üzerinden satışta. Bir tane edinmek gerek...

15 Kasım 2012 Perşembe

Bir Celtic Klasiği


Geçtiğimiz sezon Chelsea, yarı finalde Barcelona’yı eleyip daha sonrasında da kupaya ulaştığında, bir çok Barcelona sempatizanı Chelsea’yi anti-futbol oyun tarzı sebebi ile suçlamış, “kale önüne otobüs park edilmiş” minvalinde espriler bile yapılmıştı. Ama sonuçta bir şampiyon vardı, o da nasıl futbol oynarsa oynasın Chelsea olmuştu. Aynı şekilde Euro 2004’ü hatırlayın. Tüm maçlarını beraberlik veya 1 farklı galibiyet ile bitiren Yunanistan, finale kadar geldiği turnuvada Portekiz’i de tek golle mağlup edip inanılmaz bir şekilde kupaya ulaşmıştı. Sonuç olarak tarih yine şampiyonu hatırlayacaktı.


İskoçya’nın köklü ekibi Celtic’e gelecek olursak. Son olarak 2007-08 sezonunda kazanılan şampiyonluk ve ardından 2. sırada bitirilen 3 sezon. Değişen menajerler sonunda başa gelen eski kaptan Neil Lennon. Bu yazıda Neil Lennon’ı, onun Celtic taraftarlığını ve bu yolda çektiklerini anlatmama gerek yok. Ama ona İskoçya’da yapılan “Celtic’in Guardiolası” muamelesini ve bunun hakkını verdiğini söylemem gerek. Öncelikle yaptığı yerinde transferler, takıma gerek alt yapıdan gerek diğer takımlardan kattığı genç oyuncular ile ruhu yakalamış durumda. Bunu benim gibi İskoçya Ligini ve özellikle Celtic’i yakından takip edenler iyi bilecektir ama, işi asıl yüzü Barcelona maçında ortaya çıktı diyebiliriz.

Şampiyonlar Ligi kuraları ilk çekildiğinde dünyanın en iyi takımlarından biri olan Barcelona, Fenerbahçe’yi eleyen Spartak Moskova ve Portekiz’in güçlü temsilcisi Benfica ile eşleşen Celtic’in bu grupta puan bile alamayacağı düşünenler vardı. Öyle ki, İngilizlerin ünlü TV kanalı ITV, twitter hesabında grubu yorumlarken başlık olarak “Good Bye Celtic” cümlesini kullanınca, taraftarların tepkisini çekiyordu. Fakat Celtic’in son 3 yılda yaşadığı bu değişimi bizzat gören bizler, olacaklardan emin olmasak da, sürprizlerin çıkacağını hissedebiliyorduk.

Geçtiğimiz sezonlarda takımdaki neredeyse tüm 30 yaş üzeri oyuncuları yavaş yavaş eleyen ve kadro yapısını gençlerin üzerine kurmaya başlayan Celtic, meyveleri bu sezon toplamaya başladı. Bu sezon ise kadrosundan tam 15 oyuncu ile yollarını ayıran ekip, sadece 5 oyuncu ile sözleşme imzaladı. Bu 5 oyuncunun 4’ü transferin son günü takıma katılırken, kalecilerini ise kiralıktan kalıcı anlaşmaya geçirdiler. Gelen oyunculara bonservis bedeli olarak toplam 3.5 milyon pound ödeyen ekip, sadece Koreli oyuncusu Ki Sung-Yueng’i Premier Lig ekibi Swansea’ye satarak kasasına 6 milyon pound götürmeyi başardı. Buna ilaven Şampiyonlar Liginden maç başı ve galibiyet-beraberliklere göre gelen parayı da göz önüne alırsak, Celtic’in sonunun Rangers’a benzemeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Tüm kadro göz önüne alındığında yaş ortalaması 24.7 çıkan Celtic takımında 30 yaşında sadece 1 oyuncu bulunuyor, o da takımın yedek kalecisi Zaluska. Takımda git gide yer bulmaya başlayan Adam Matthews 20, Wanyama 21, Forrest 21, forvet Tony Watt ise 18 yaşında. Bu açıdan takımın birlikteliği devam ettikçe ilerleyen yıllarda adını daha duyuracak bir takım ortaya çıkacaktır.


Gel gelelim Şampiyonlar Ligi maçlarında. İlk maçında kendi evinde Benfica ile berabere kalan Celtic, ikinci maçında Moskova deplasmanına gidiyor, Samaras’ın son dakika golü ile 7 yıl sonra ilk deplasman galibiyetini 2-3’lük skor ile alıyordu. Bir anda tüm dikkatleri üzerine çeken yeşil beyazlı ekip korkutucu Camp Nou’da Barcelona karşısına çıkmaya hazırdı. Maçın başında duran toptan bulduğu golle öne geçen ekip, ağır Barcelona ataklarına karşı koymayınca, son dakikada kalesinde gördüğü gol ile maçtan 2-1 mağlup ayrılsa da, adından söz ettirmeyi başarıyordu.

İki hafta sonra ise bu kez Barcelona, Celtic Park’a konuk oluyordu. Senaryo yine aynı şekilde oynanmaya başlandı. İlk golü bulan Celtic, kalesini tekrar kapatıyor, %16 topla oynama yüzdesi ile maçı bitirmeye çalışıyordu. Derken oyuna sonradan giren 18 yaşındaki İskoç forvet Tony Watt bir gol daha buluyor, tüm Glasgow’u sevince boğuyordu. Messi’nin bulduğu tek gol koskoca Barcelona’ya yetmiyor ve İskoçya bir tarihi olaya daha tanıklık ediyordu.  Maç sonunda Barcelona’nın 1093, Celtic’in ise sadece 83 pas yapması çok şaşırtıcı olmayabilirdi, skoru göz önüne almasaydık.
Kalan 2 maçtan Celtic’in grubu çıkması veya UEFA Avrupa Ligine devam etmesi daha net değil. Fakat bu takımı son 4 senedir yakından takip eden biri olarak güneşli günlerin yakında olduğunu söyleyebilirim. Herkes gibi ben de Neil Lennon’a sonsuz bir güven duyuyorum. Ve Glasgow’un tekrar yeşil-beyaz olacağı günleri umutla bekliyorum.

24 Eylül 2012 Pazartesi

İstanbul Gezisi Adına Teşekkür ve Özür Açıklaması


İşten ayrıldığım geçtiğimiz hafta sonunda Kıbrıs'a geri dönüşü gerçekleştirmeden bir İstanbul ziyareti yapmak büyük planlardan biriydi. En azından görebildiğim kadar insan görür, Şampiyonlar Ligi maçını izler, Cumartesi akşam da geri dönerim dedim ilk başta. Sonrasında bileti uzatmaya kadar giden süreçte hem teşekkür etmem hem de özür dilemem gereken insanlar olduğu bir gerçek.

Her şeyden önce bir hafta boyunca beni evinde ağırlayan, anahtarlarını verecek kadar bana güvenen, benimle birlikte 1 hafta aynı odada kalmaktan sıkılmayan sevgili Atıf Müezzinler "paşama" büyük teşekkür ederim. Hemen ardından bizleri evlerinde misafir eden Kemal İkizer ve Okan Akben'e, dövme sanatını muazzam icra eden kardeşim Kobay KronikTattoo'ya sonsuz teşekkür ederim.

Çarşamba günü oynadığımız Şampiyonlar Ligi maçını izlememizde büyük pay sahibi olan sevgili Onur "Abi" Yılmaz'dan başlamak üzere, orada benimle muhabbet eden Demirhan Tanık, Bengisu Genç, Halil Keskiner, Serkan Çavuş, Onur Saygın, Anıl Can Yıldırım, Hilmi Özcan, Kaan Cag, Gusese Kazım ve Pilgrimcem'e çok teşekkürler. Mağlubiyete rağmen unutulmayacak bir gece geçirmede vesile olduğunuz için.

Günün öncesine gidecek olursak Eurosport ofislerinde beni misafir eden çok sevdiğim Efe Yılmaz kardeşime, tekrar Onur Saygın'a ve Ali Murat Hamarat'a teşekkürler.

Benimle görüşmek için karşıdan Beyoğlu'na gelen ve muazzam sohbetine bira eşliğinde katılabildiğim Armağan Ükünç kardeşime gevezeliklerimi çektiği için, aynı gece yanımıza gelen İskoçya'dan eski dostum Emek Kurt'a getirdikleri ve sohbeti için teşekkürler.

Beni evlerinde kahvaltıya çağıran, daha sonra o yetmezmiş gibi bir de kombinesini veren Elbruz ve Serenay Yılmaz kardeşlere, kardeşlerime ayrı paragraf açmasam olmazdı. 3 yıllık İzmir maceramda her zaman yanımda oldular, o bambaşka yazı konusu zaten.

Cuma günü aniden Kıbrıs'tan İstanbul'a gelen ve "ani gelişen rakı sofrası" ile 4 yıllık Kıbrıs özlemimi gidermemde yardımlarını esirgemeyen Hüseyin Malyalı, Atıf Müezzinler ve sevgili Pınar'a, muhteşem gece için çok teşekkürler.

Pazar günü bir çocuk gibi beni ortama sokmaya çalışan, Kaan Cag ve Bengisu'ya, Ali Sami Yen Sokak'ta gördüğüm Onur Saygın, Onur Yılmaz ve Halil Keskiner'e de çok teşekkürler. Ayrıca bizi maça götüren (her ne kadar hakkımda kötü plan yapsa da) Demirhan'a teşekkürü borç bilirim.

Ve gelelim özür kısmına, ki bu daha zor olacak...

En büyük özür sanırım çok görüşmek istediğim fakat bir türlü ayarlayamadığım Turgay Keskin'e gitmesi gerek. İlk gece yetişememek, ikinci görüşme planında ise aksilik ve trafiğe takılıp gelememek benim adıma büyük utanç oldu. Çok özür dileyerek, bir sonraki gelişimde görüşeceğim ilk ismin kendisi olacağını belirtmek isterim.

Sonrasında benim İstanbul'da olduğumu bilen ama görüşme şansı yakalayamadığım M. Can Mutlu ve Cihat Akbel (kendisi ile çok kısa görüşebildik) ile Yunus Dinç abiden özür dilerim, affetsinler...

Görüşme şansını bir türlü ayarlayamadığımız insanlar ise sırası ile eski dostum Seda Yorgancıoğlu, Kıvırbaş Ceren Danışoğlu, İzi Deventurero, İlker Yılmaz ve Evrim Berk de umarım beni bir şekilde affederler.

Dicle Bağcı, İzmir'e geldin, görüşelim dedin, telefonunu yanlış gönderdin. Sonra İstanbul'a geldim ama bu sefer ben zaman bulamadım. Bu işin sonu ya Kıbrıs ya Adana olacak gibi... Kusura bakma...

Benim için çok güzel bir hafta oldu, geri dönüş stresi ile dolu olacak önümüzdeki iki hafta öncesi kafa güzel bir reset atmış oldu. İstanbul güzel, Galatasaray daha da güzel....

İstanbul'da bu kadar güzel insan tanımak da ayrı bir mutluluk kaynağı...



14 Mayıs 2012 Pazartesi

Celtic Away Kit 2012/13 (Pitch Black)

Bu sezonu şampiyon olarak bitirmeyi başaran Celtic, geçtiğimiz haftalarda gelecek sezon taşıyacağı klasik formasını tanıtmıştı. Mükemmel bir desene sahip ev formasını aynı güzellikte bir deplasman forması takip etti ve o forma da tanıtımdaki yerini aldı. "Pitch Black" adı verilen forma yakın bir zamanda satışa sunulacak.


Nike yine ev forması desenine sadık kalarak bir deplasman forması hazırlamış. Simsiyah şekilde tasarlanan forma yine enine çizgili açık ve koyu siyah şeritlerden oluşuyor. 125. Kuruluş yıl dönümüne itafen logo çevresinde Kelt deseni ve tarih eklenmiş.


Formanın şortları da aynı şekilde siyah tasarlanmış. Çoraplar ise siyah-gri tonlamalara sahip. Formanın dikkat çeken bir diğer özelliği (ki bence en güzel detay) ise İrlanda Cumhuriyeti renklerinin çorap uçlarında ve kol uçlarında kullanılması.

İlk olarak Fransa milli takımının formalarında gördüğümüz kol katlama tasarımı bu sefer Celtic formalarında da kullanılmış. Siyah üzerinde yer alan ince şekilde yerleştirilmiş yeşil-turuncu-beyaz çizgiler enfes bir görüntü kazandırmış formaya.


Formayı beraber tanıtan üçlü Hooper, Commons ve Mulgrew de formayı çok beğenmişler. Üstlerinde de çok güzel duruyor zaten. Böylelikle bu forma da bu sezon alacaklarımız listesine kafadan girmeyi başarıyor.



1 Mayıs 2012 Salı

Gerard Butler

Kısa bir dönem Celtic'te forma giyen başaraılı defans oyuncusu John Kennedy, geçirdiği ağır diz sakatlıkları sonucunda futbolu çok erken bir yaşta bırakmak zorunda kalmıştı. 2009 yılında, henüz 26 yaşında sahalara veda eden İskoç oyuncuya Neil Lennon sahip çıkmış ve Scout ekibinde ona yer vermişti.


Oyuncunun jübile maçı geçtiğimiz sezon yapıldı ve bu karşılaşmada Celtic efsaneleri ile Manchester United efsaneleri karşı karşıya geldi. Celtic adına Neil Lennon, Henrik Larsson, John Hartson, Chris Sutton, Moravcik ve Alan Thompson gibi isimler yer alırken, teknik direktörlüğü ise efsane isim Martin O'Neill yaptı.


Maçı Celtic 5-2 kazanırken, enteresan olan ise çok ünlü bir ismin Celtic forması giyme şansı elde etmesiydi. "300" filmi ile hafızalara kazınan İskoç aktör Gerard Butler, taraftarı olduğu kulübün formasını başarıyla terletti. Çocukluğundan beri sıkı bir Celtic taraftarıymış kendisi.


Tabii Henrik Larsson hayranlığını da göz ardı etmemek gerek.

 Çılgın İskoç resmen çocuk gibi heyecanlı, her şekilde belli oluyor!


Gol atamasa da, bu isimlerle aynı sahayı paylaşmak bile başka bir duygu olsa gerek...

McDennis

30 Nisan 2012 Pazartesi

Celtic Home Kit 2012/13 (125th Anniversary)

Önümüzdeki sezon kulübün 125. kuruluş yıldönümü. 1888 yılında kurulan kulüp, 100. yılını 1988 yılında aşağıda görülen forma ile kutlamıştı. O dönem sadece bir sezonluk olmak üzere logo değiştirilmişti.


Bu sefer ise çok güzel bir forma çıkarmışlar. Yuvarlak yaka olacağını tahmin etmiştim aslında. Celtic anı formalarının çoğunu yuvarlak yaka yapıyor zira. 1967 yılında kazanılan Şampiyonlar Ligi kupasında giyilen forma, 100. yıl forması ve 2007-2008 sezonunda giyilen Şampiyonlar Ligi kupasının 40. yıldönümü forması da hep yuvarlak yaka olarak tasarlanmıştı. 2 sezon önce giyilen formalar ise V yaka, son giyilen formalar ise beyaz yakalı olarak hazırlanmışlardı.


Formanın ikinci özelliği ise daha ince çizgilerden oluşması. Yıllar yılı 7 adet çizgiden oluşan Celtic forması, bu sezon 9 çizgi olarak kullanılacak. Bunun sebebi ise ligde bir dönem alınan 9 sene üst üste şampiyonluğa gönderme olarak açıklandı.
Forma takımındaki detaylardan en dikkat çekici olanı ise siyah çoraplar kuşkusuz. Bugün bilinen Celtic formasını ilk kez 1903 yılında giyen takım, o tarihten 1932 yılına kadar siyah çoraplar ile mücadele etmişti. O tarihten sonra kombinasyonunda (bildiğim kadarıyla) hiç siyah çorap kullanmayan ekip, yıllar sonra böyle bir kombinasyon çıkararak bizleri çok memnun etti açıkçası.


Üstte yer alan fotoğraf, Glasgow ekibinin en son siyah çorap giydiği sezondan bir görüntü.

Formanın bir diğer detayı ise reklam bölgesi. Bu sezon Glasgow'un iki yakası da (Rangers ve Celtic) aynı şekilde reklamlarını küçülterek arma altına aldılar. Tabii reklam veren bira markası Tennant's da bu konuda anlayışlı davranmış iki ekibe de. Formayı sadeleştirmek adına çok güzel bir detay, muhakkak satışları artıracak bir faktör olacaktır.



Ve gelelim formada dikkat çeken son detaya. Kulübün 125. kuruluş yılı olmasından dolayı, Arsenal'in bu sezon giydiği formalara yaptığı gibi, arma etrafına bir detay işlenmiş. "Celtic Knot" (Celtic Düğümü) adı verilen bu detay, kulübün birbirine bağlılığını ve köklerini işaret ediyor.



Üstte yer alan fotoğrafta hem reklam boyutu ve konumunu, hem de logo etrafındaki deseni görebilirsiniz.
Genel olarak beklediğimden kat kat üstün ve güzel bir forma çıkarmış. Bunda Celtic'in Nike firması üzerindeki etkisi de gözardı edilemez. İlk fırsatta almak için elimden geleni yapacağım bir forma oldu bu.

McDennis

15 Aralık 2011 Perşembe

Ali Ece ve O'nun Socrates'i (YeniDüzen - 14 Aralık Yazısı)


Aslında bu hafta malum Liverpool gezisi hakkında bir şeyler karalamayı düşünüyordum. Fakat geçtiğimiz iki haftadır futbolun üzerinde dolaşan kara bulutlar, Gary Speed’i alarak yetinmemiş, Socrates gibi bir sembolü de aramızdan almıştı. Hem de gönül verdiği Corinthians’ın şampiyon olduğu günün sabahında.
Yaş itibarı ile dünya gözüyle canlı izleyemediğim bir oyuncu oldu Socrates. Fakat futbol söz konusu olduğunda kimseyi onun kadar zevkle dinleyemeyeceğimi her daim söylediğim Ali Ece sayesinde onun nasıl bir futbolcu, nasıl bir insan ve hepsinden önemlisi nasıl bir beyin olduğunu son yıllarda anlamış oldum.
Bu sayede benim için Socrates her zaman Ali Ece olmuştur. Kafasındaki bandı, düşüncelerini ve anlattıklarını her görüp dinlediğimde, Socrates’in hiç görmediğim çalımlarını, paslarını, gollerini ve kaptanlığını canlandırırım kafamda. Dedesi nur içinde yatsın Ali abinin, eminim o da şimdi George Best ile beraber Socrates’in gelişine sevinmiştir yukarıdan. Socrates hakkında biraz bilgi paylaşmak istiyorum bu satırlarda. 30-40 yaş arasındaki okuyucularımız onu hatırlıyorlardır muhtemelen ama, elimden geldiği kadar bir şeyler de ben karalamak istedim.
1954 yılında hayata geldi Socrates, şimdiki döneme kıyasladığımız zaman geç denilebilecek bir yaşta, 20 yaşında profesyonel oldu. Corinthians takımında 300’e yakın maça çıkarak bir sembol haline geldi. Bu dönemde okulunu da ihmal etmedi Brezilyalı. Tıp Fakültesinden mezun olarak, bir futbolcu için imkansız görülen bir şeyi gerçekleştirdi, o bir doktordu artık. İşin daha da ilginci, bu başarıyı futbol oynadığı dönemde, futbol ile beraber yakalamasıydı. Futbol hayatını sonlandırdıktan sonra da doktorluk yaptı, çeşitli gazetelere köşe yazıları yazdı. Fakat bu yazılar her zaman futbol üzerine olmuyordu. Entellektüel kişiliği ile bilinen Socrates, siyaset ve ekonomi üzerine yazılar yazıyordu. Ölmeden hemen önce de 2014 Dünya Kupası üzerine bir kitap hazırlığı içindeydi. Rahat yaşamayı seviyordu, özgürlüğü seviyordu Socrates. Ne de olsa çocukluk idolleri Che Guevera, Fidel Castro ve John Lennon olmuştu hep.
1982 Dünya Kupası’nı izleyenler kendilerini her zaman şanslı hissetsin. Portakal’da vitamin olduğum dönemlere denk gelen bu kupada Zico ve Socrates gibi iki dünya devini aynı forma altında izledikleri için bugün Socrates’in ölümünden dolayı en çok üzülenler onlar aslında. Ben de kendi adıma Ali Ece gibi abilerimi anlamaya çalışıyorum, onların ve tüm özgür Brezilya halkının acısını paylaşıyorum. Kafasındaki bantta taşıdığı gibi, tüm dünyaya “Justice” yani adaletin bir gün gelmesi dileğiyle... Bedenler ölür, düşünceler baki kalır... Huzur içinde yat Socrates...

Udinese 1-1 Celtic (Avrupa Ligine Veda)


İyi oynadığımız bir maç, yine istemediğimiz bir sonuç. Her zaman söylüyoruz, takım iyi yolda diye.
Maçın adamını seçecek olursak, kalecimiz Forster diyebilirim.
İtalya Seria A'da, Juventus ile liderliği paylaşan bir ekibe karşı 2 maçta da üstün oynayarak, 2 beraberlik elde etmek, galibiyeti kaçırmak.
Lige dönelim artık, önümüzdeki sezon Şampiyonlar Ligi hayalini kurarak...