25 Mart 2009 Çarşamba

Aldım! Aldım!



Babama Che, kendime Dalglish... Yakında gelirler...
Ali abinin efsanevi Dalglish yazısından sonra almam gerekiyordu artık...
Mutluyum ama huysuzum bu aralar... Sınavlarım var, ve biraz kabuğuma çekilmem gerekiyor tosbağa misali...

Bunlar gelene kadar bende ders çalışırım artık...

Alınmaz mı? Alınır, alınır...


Ebay'de rastgeldim... Çok değişik bir çalışma...

Öyle ki şu anda hangi Celtic Shop'a uğrarsanız, içeride St. Pauli ürünlerini de bulmak mümkün. Ha bu forma giyilir mi, o bilinmez... Ama koleksiyon için birebir...

Kendilerini kardeş ilan eden yüzlerce kulüp ve taraftar topluluğu var. Ama sanırım bunlar gibisi yok... Bunlar sonradan değil, doğuştan kardeş gibiler...

Biz bir formanın, iki yarısı...

22 Mart 2009 Pazar

Kader-Cilve-Etken-Faktör-Umut-Başlangıç... 'F' Dergi


Sıcak, hemde çok sıcak bir yaz günüydü Kıbrıs'ta...
Sanırım Temmuz ayıydı. Sıcaktan ve nemden dolayı nefes alırken, burundan 'fıjıy fıjıy' sesler çıkıyordu. Güzel bir Pazar gününe uyanan geceden kalma yorgun beden, kendini havuza atmak istiyordu adeta.

18 yaşına geldikten ve biraz da kendi özgürlüğünü kazandıktan sonra, ailemi hiçbir zaman dışlamadım... Küçükken yaz ayları (ki en azından 4-5 aya tekabül eder) her pazar deniz veya havuz tarzı aktivitelerle geçer... Kendi kendime 'bütün pazarları aileme ayırmak' adına o günlerde söz vermiştim... Hala daha devam ediyor bu gelenek.

Konudan sapmayalım. Yine o pazar günü, gece eve sabaha karşı gelmeye aldırmadan aileyle birlikte güzel kahvaltı yapıldı, hazırlandı, kahveler içildi ve yola çıkıldı.. Yol dediğime bakmayın hani, topu topu 20 dakika. Denize gitmek istemediğimiz zamanlar ufak bir tatil köyünün sessiz sakin ve kalabalık olmayan temiz bir havuzu var... Orayı tercih ederiz. Babam yanına 'Kazancakis' kitaplarını, annem ise yeni başladığı 'DaVinci Şifresi'ni almıştı o gün. Ben ise bir çırpıda okuduğum Sunay Akın kitaplarımdan elimde son kalan 'Önce Kadınlar ve Çocuklar'ı almıştım. Az birşey kalmıştı hani, yarım saatte bitecekti.

O zamanlar da futbol 'oynamayı' şimdiki gibi sevmiyordum. Gelgelelim müthiş bir izleyiciydim ben... Futbol oynamamama rağmen evde biriken formaları görünce annem sitem ederdi hep... Gazetede yazmaya da başlamamıştım, yazma fikri de aklımın ucundan geçmezdi. Paso izleme, ama her hafta en az 4-5 maç...

Yolda bir markette durdu babam. Gazete alalım, bir de dergi falan bulursak alalım dedi. Beraber içeri girdik. Her Galatasaray taraftarı gibi benim de 'efsane' diye tabir ettiğim Hagi'nin fotoğrafını gördüm aniden. Dergi değildi bu, ama gazete de değildi. Adı da anlaşılmıyordu. Aldım sepete attım. Sıcak bir yaz günüydü, hem de çok sıcak...

Şezlong'a uzandım... Diet kolamı yudumlamaya başlarken Sunay Akın'ı okumaya devam ediyordum... Hani bir yemeği yerken, yemeğin en sevdiğiniz kısmını sona bırakırsınız ya, Hagi'yi de sona bıraktım... Kalın, saman kağıdından, gazeteye oranla küçük, dergiye oranla büyük bu 'şeyi' okumaya başladım.

15 dakika... Evet, 15 dakika'da bitti dergi... Ben de bittim, Hagi yazısının sonlarında 'Deniz Gezmiş' ile özdeşleştirilen Commandante sayesinde, güzel ve sıcak bir pazar gününde, millet güneşlenip kahkahalar atarken, çocuklar havuza atlayıp, gülüşürken, ben ağlıyordum.. Resmen ağlamak... Babam da katılmıştı bana... Gözünden yaşlar akmasına gerek yoktu ağlaması için, ben anlıyordum onu...

Dergiyi şu anda bizimle bu blog'da yazmaya başlayan can dostum Ali'ye verdim. Kendi okudu, babası okudu... Ve ben o dergiyi Kıbrıs'ta bulabildiğimce almaya devam ettim... Hatta bilenler bilirler, Mağusa-Lefkoşa arası 70 km. Yaklaşık 45 dakika...
Ben Mağusa'da okurken 4 sene boyunca dergiyi aldığım kırtasiyeciden bana her hafta bir sayıyı ayırmasını söylemiştim. Okuldan mezun olduktan sonra, 2 haftada bir, Lefkoşa'dan Mağusa'ya sırf o dergiyi almak için gidiyordum.

Sonra ben gazetede yazı yazmaya başladım. Yazı tarzım bu F dergideki abilerimden örnek aldığım tarzdı. Olaya bambaşka bakıyorlardı. Ben de o olaya, yanyana dizilip bambaşka bakan insanların arkasından araya kaynayıp, onlarla birlikte bakmaya çalışıyordum...

Aradan 1.5 yıl geçti. Kendi blog'umu açtım... St. Patrick's Day gecesi, Total Futbol isimli blogda yazılanları okudum... Yorum yazdım, ertesi gün bana çok güzel yorumlar geldi... Sevgili Ali Ece bey, (tanışmasak da samimi olduğumuza inanarak 'Ali abi') güzel yorumlar yazmıştı blog'a.. Kendisine bir mail attım, ve yazdığı tarzdaki yazıların bana zamanında okuduğum 'F' dergiyi hatırlattığını söyledim. Nerden bilebilirdim ki beni ağlatan, şaşırtan, güldüren, heyecanlandıran adamlardan biri de oymuş... Aralarına kaynamak istediklerimden biriymiş o meğer...

Ne kadar mutlu olduğumu kelimeler ile anlatamam. Futbol hakkında yazmaya başlamamda, kendi çerçevemi oturtmamda en çok yardımı bulunan, muhtemelen bunu kendisi bilmese de, bana bu işi aşılayan insan ile 'yorumlaşıyorum' neredeyse her gün...

Şimdi sıra Liverpool'un şampiyon olmasında.. Sözü var, Glasgow'a gelecek...

Göt, Bok, Sıç...


Diyecek başka birşey yok...

Allahım sen en kısa zamanda bu 'İNSAN'ları bizim takımımızdan defet yareppim...

Süpaneke dinimiz amin...

İnadına LİNCOLN diyesim geliyor... Göz göre göre sadece şampiyonluğu değil, UEFA kupasına katılmayı bile bırakıyoruz...

Total Futbol ve Liverpool Yazıları





"Bu gece Villa'yı yenersek bir hafta boyunca Liverpool efsaneleri yazıları yazacağım söz veriyorum siz şahitsiniz" demiş Ali Ece bey 'Kısmet Faktörü' isimli kaydımıza yaptığı yorumda...

Başla Ali abi, bizimkiler dağıttı yine ortalığı... 1-0, 2-0 kabulumüzdü ama 2'den sonraki goller sadece Rooney için atılmış sanırım.. 'Akıllı ol' hesabı... 5-0, Gerrard hat-trick...

Manchester 'yusuf yusuf' şu an... Hadi be oğlum, bir maç daha, bir maç daha...
Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz, 18 senelik çile bitecek. Biz Liverpool'u şampiyonlukları için sevmedik... Onlar karakterliydi, hiçbiri Rooney değildi. O nedenden dolayı Rooney, Merseyside'ın diğer yakasında şans buldu kendisine sadece.
Ooo Steve-G!!



Ali abi'den isteğim; Bir adet Kenny Dalglish, bir adet Bill Shankley, arada Sosyalist Fowler, biraz da KOP...



Peki, şampiyon olursak napıcaz?? Gelsin yorumlar...

21 Mart 2009 Cumartesi

Kısmet faktörü...

Liverpool, yarın oynayacak... Man U ve Chelsea kaybetti...

Galatasaray, yarın oynayacak, Fenerbahçe, Trabzon kaybetti... Beşiktaş ve Sivas berabere kaldı...

Celtic, yarın oynayacak, Rangers berabere kaldı...

3'te 3 istiyorum tanrım... Nisan Mayıs ayları, gevşer gönül yayları misali, Kasım'lar hep onların olsun, Mayıs'lar bizim olsun, çok sevdiğim bir blogun başlığında olduğu gibi.

Güneş doğar, çiçekler açar, gençler üstlerindeki formalar ile tura çıkar... Saçma ama istediğim bu...
O'na, onlara rağmen yen be Galatasaray'ım... Bizim için...

İtip kakarsak, belki olur...


Hadi be Liverpool'um...

Chelsea tökezlemiş, Man U ağzının payını almışken...
Ahımızı aldın Rooney, ahımızı aldın çirkin insan...
Çıkacak aheste aheste...

Aston Villa'dan, özellikle teknik direktörlerinden korkmak gerek ama, bu maçı alırsak, Man U daha da bir gerilecek...
Kalan son 2 ayda hem Premier Lig'de, hem Şampiyonlar Liginde bu 3 takımın ismini çok daha duyucağız...

Ve bekleyin geliyoruz... Sadece yarın bir galibiyet, fitili ateşler...
Hadi be Gerrard, hadi be oğlum...

Bronson The Movie



Cuma gecesi film kuşağı olduk resmen...

Bu hafta izlediğim film, gerçek bir hayat hikayesi üzerine yapılmış Bronson...
Geçen haftaki sıkıcı ve beklentilerin bayağı altında kalmış Watchmen'den sonra bu film çok güzeldi.
Öncelikle söylemem gerekn, sinemaya gidince filmi 'film' gibi değil de 'belgesel' gibi izlemeniz gerektiği.
Gerçek adı ile Michael Peterson, takma adı ile Charles Bronson olarak karşımıza çıkan kahraman, bugün bile cezaevinde olduğu için yapımın belli bir sonu yok. O nedenle belgesel olarak izlenmesi en iyisi.



Snatch, Lock Stock and Two Smoking Barrels, Football Factory, Green Street Holigans ve RocknRolla... İngiliz aksanlı bu filmlere hastayım. Bronson da o tarz bir filmdi. Ve insana içten içe 'serseriliği' aşılıyordu.

Film boyunca Charles Bronson'un hayat hikayesini, hayattaki amaçsızlığını ve ne istediğini bilmeden yaptığı olayların sonucunda gelişen hayatını çok iyi bir şekilde izliyorsunuz.



Başrol oyunucusu Tom Hardy'deki değişim de muazzam. Fotoğraflarda film afişini, Tom Hardy'nin gerçek hayattaki görğntğsğnğ ve gerçek Charles Bronson'u görüyorsunuz.

Başarılı bir çalışma. Snatch ve Lock Stock DVD'lerimin yanına arşive eklemem gerek...

19 Mart 2009 Perşembe

Böyle doğdum, böyle ölürüm...


Sen çok yaşa benim babam...
Bana bu sevdayı aşıladın...
Sayende bu yaşta ne elimde düzgün bir işim, ne kolumda evlendiğim kızım var...
Ve artık hissetmeye başladım baba...

Hani bazı insanlar senin taptığın,

uğruna en yakın dostlarınla kavga ettiğin,
arkadaşlarına küstüğün,
sesin kısılana kadar bağırdığın,
üstünü başını yırtıp,
gece eve sabaha karşı geldiğin...

O damarlarında akan sevdaya,
yüreğinin içindeki tek AŞK'a...

Senin kadar bağlı olmazlar ya...
Olamazlar belki de...

İşte ona üzülüyorum ben baba...
2.5 santim uzunluğunda kesilmiş,
yeşil renkli zeminde,
bu işten para kazanan adamların,
ve kenarda 'kulübe' adı verilen yerde oturanların...
bir kaçı hariç...
İnanmadıklarına ağlıyorum ben bu akşam...

sen dert etme benim babam...
sen neler gördün geçirdin...
kimler geldi geçti bu diyarlardan...

o kumaş ağırdır babam...
o kumaş, hem de çok ağırdır...
ve güçlü olmak ölçüt değil
karakter, inanç gerekir
onu taşımak için...

giden gider babam,
giden de gidecektir...
vazgeçen vazgeçer...

biz burdayız yine baba,
vişneye çalan kırmızısına,
turuncudan tok sarısına...

onun için,
bana aldığın tüm 'o kumaşların' arkasına
kendi adımı yazdım baba...

Ben bir ailemi sevdim baba,
bir de Parçalı'yı...

Tek İhtimali Olanların Hikayesi


Parçalı... Bir taraf vişneye çalan koyu bir KIRMIZI, öte tarafı turuncudan tok bir SARI... Alt tarafta sadeliğin beyazı... İçinde ise 9 sene öncesinin ruhunu taşıyan gençler, o ruhu aktarmaya çalışan abiler...

Biz ise sadece bağırıyoruz, avazımız çıktığı kadar... İçimizdeki ateş, dışa vuracak Ali Sami Yen'in görmüş geçirmiş tribünlerinde...

Ve karatahtaya bir çizik daha atacağız bu akşam... Zamanında Milan ile başlayıp, Arsenal ile biten o karatahtada bugün Benficalar, Berlinler, Bordeauxlar yazıyor... Bu akşam biri daha eklensin...

Ve bizler, yani 'Tek İhtimali Olan' insanlar, yolumuza devam edelim... İhtimale doğru, tam hızla...

18 Mart 2009 Çarşamba

FutbolPedia 22


İki futbol aşığının karşılaştırması...


D.K: Okan abi, sen bilirsin, hatırlarsın 70’lerin sonunda çocuk olmayı... Mahalle maçlarını, toprak arsalarda oynanan oyunları, diz ve dirsek yaralanmalarını. Ne bileyim, belki de seni doktorluğa iten bu yaralanmalardır... Bende 90’larda çocuk oldum. Çakılların üstünde, asfalt yollarda top oynadım. Dirsekleri, dizleri az yarmadık. Toplarımız eskimesin diye naylon poşetlere sarıp az maç yapmadık. Bizim maçlarda, eminim sizdede öyleydi, zaman kavramı yoktu. Maçların süresi anne eve çağırana kadardı. Anne eve çağırınca da ‘atan kazanır’ olurdu.
Peki 2000 çocukları nasıl şimdi? Onların maçları 90 dakika, onların üzerlerinde orjinal formalar, onlar hava koşullarına ve saate aldırmıyorlar, en iyi sahalarda, binlerce taraftarlara karşı, en iyi oyuncularla, en iyi takımlarla oynuyorlar. Çünkü onlar artık bilgisayar oyunları oynuyorlar...



Benim bilgisayarda futbolla tanışmam 1998 yılına tekabül eder. Orta 1. sınıfı takdirle bitirmemden dolayı, ailemin zar zor aldığı bilgisayarıma yüklediğim ilk oyundu FIFA 98. Kapağında David Beckham’ın yeraldığı bir oyun. Ne de çıldırmıştım bütün takımları ve ligleri görünce. Gerçi o zamanlar takım formaları tam anlamıyla yapılmıyordu, grafikleri ha keza oyuncuları hep birbirine benzetiyordu ama, biz yine de ‘yok abi, bundan daha iyisi olamaz’ diyorduk. 1998 malum Dünya Kupası yılıydı. Hatırladığım ilk Dünya kupasıydı (86 doğumluyum, 90 Kupasında 4, 94’de 8 yaşındaydım ve 94’ün sadece finalini hatırlıyorum). Bir oyun daha çıkarmıştı bu EA Sports denilen firma, World Cup 98. Oyunun can alıcı noktası, eskilerle maç yapılabilmesi ve bu maçların siyah beyaz oynanmasıydı. Tam işte bu noktada ‘alerjik bronşit’ olduğum haberi aile içinde yayılıyor, bendeniz’e sokakta yapılan tüm aktiviteler bir süreliğine yasaklanıyordu. Tam da bu dönemde, obez barajına çok yaklaşıp, ancak yıllar sonra (2 sene önce) eski halime dönebiliyordum.



Kendimi iyice bu oyunlara kaptırmıştım adeta. 1999 yılında çıkan FIFA 99’da Galatasaray da eklenmişti. Hasan Şaş’ı zenci ve uzun saçlı yapmalarına rağmen oyunun gerçekliği bizleri dış dünyadan koparmaya yetiyordu. Futbolcular oyun içinde kendi kendilerini yere atıp, hakemi kandırabiliyorlardı. Sahalar, hava koşulları ve oyuncu hareketleri çok gelişmişti. Bu gelişime paralel benim vücutta gelişiyor, evde kapalı kalmaktan yağ kütlesi EA Sports’un banka hesabıyla orantılı olarak artıyordu. 2000 yılında ortaokuldan mezun olup, liseye adım atmadan önce çıkarılan FIFA 2000 oyununda ise Türkiye Ligi’ne yer verilmiş, fakat bu avantajı, oyunun oynanabilirliğinin çok kötü olmasıyla gözardı etmiştim. Artık futbol oyunlarını oynamıyordum. Hastalığın geçmesi ile birlikte dış dünyaya adım atmış, mahallede basketbol oynamak gibi bir zevki tekrar tatmaya başlamıştım. Bilgisayar da artık yeni nesil oyunları kaldırmadığı için atmosferin keyfini çıkarıyordum.



FIFA 2000, 2001, 2002 ve 2003’ten fazla zevk alamadım. Ve Üniversite çağı geldi çattı. Mağusa’daki evime taşındım. Mahalle arkadaşım Yıldırım’ın PlayStation 2 almasıyla birlikte bana ev hediyesi olarak verdiği PlayStation 1’i de alarak aileden uzak ilk yaşamıma adım attım. Yanında bir sürü de oyun vermişti bana Yıldırım. Bir gün bunları karıştırıken gözüme bir Japon firmasının futbol oyunu ilişti. Oynamaya başladım. Spiker ve oyun menüsü Japonca olmasına rağmen, oyun harikaydı. Top oyunculardan bağımsız şekilde hareket ediyor, yaptığınız hareketin aynısını bir daha yapmak neredeyse imkansız hale geliyordu. Avrupa versiyonunu da bulmuştum bu oyunun... Pro Evolution Soccer, yani PES diyorlardı onun için...
Ve yine bu seferde benim vücudumdaki yağ oranı, bu kez KONAMI firmasının bankadaki parasıyla orantılı bir şekilde artmaya başlamıştı. PES 4, PES 5, PES 6 derken, PES 2007 çıktı piyasaya. Okulda artık mezuniyet çanları çalmaya başlamış, ben de olgunluğun verdiği ağırbaşlılıkla daha az oynamaya başlamıştım. Ama adamlar geliştikce gelişiyordu. Bir daha FIFA’ya ellemedim. KONAMI para kazandıkca lisanslarını geliştiriyordu. Bazı gençler ise FIFA’nın tüm ligleri (İngiltere konferans ligi de dahil) almasından dolayı halen onu tercih ediyorlardı. PES’ci ve FIFA’cı diye ayrım yapılmaya da başlanmıştı.



Şu anda ise PES 2009 piyasada. Yeni geliştirilen mod ile kendi oyuncunuzu yaratıp düşük klasmandaki takımlardan geliştikce büyük takımlara gidiyosunuz ve bir efsane olmaya çalışıyorsunuz. Zaten modun adı ‘Become a Legend’. Derslerden dolayı çok fırsat bulamasamda arada sırada oynuyorum, eski günleri yad edercesine. Sanırım ne kadar büyürsekde bu oyunları oynamaya devam edeceğiz. Şu anda iş bulup çalışan arkadaşlarım bile bu oyunu oynamaya devam ediyorlar. Ali’ye selam olsun...
Senin için de geç değil Okan abi... Senin oğlanlar kesin oynuyordur, katıl onlara Chelsea’de bir yıldız ol... Bizim peder de futbol oyunu olmasa bile savaş oyunlarına bayılıyor bu yaşta. Eniştem ile de az futbol maçı yapmadık hani.
Ama... İki nesili ortak yaşamış bir genç olarak hem mahllede top oynadım, hemde bilgisayarda. Şimdiki gençlere de tavsiyem dışarı çıkmaları, gerçek dünyayı tanıyıp, dizlerinde, dirseklerinde kendilerine bir hatıra bırakmaları... Yoksa bilgisayarın hiçbir anlamı kalmaz... Sahi eskiden bir langırt vardı, noldu ona şimdi?



OD: Sevgili Deniz son sorundan başlayacağım yazıma... Eskiden onun adı langırt değil 'topçuk'tu Deniz'im ve ülkemizdeki kültürel entegrasyondan dilimiz de nasibini almış maalesef! Kırk yıllık topçuk olmuş langırt. Eğer oynanmaya devam edseydik lingiri ve pirilinin de başına gelecek olanlar belliydi... Ama bilgisayar sanırım onların da canına okudu ve böylelikle en azından onları eskiden olduğu gibi anmaya devam ediyoruz. Sadece anılarımızda kalmış onlar. Geçen yıl spor yazarımız sevgili dostum Zeki Kayalp'ın oğlu olduğunda ona mahallede beraber oynayıp biriktirdiğimiz ve 35 yıldır sakladığım 'Dandy Sakızları'ının hayvancık fotoğraflarını götürmüştüm. Oğlu büyüdüğünde 'baba siz çocukken ne oynardınız' sorusuna cevap araken kanıtları elinde olsun diye hediyemi verdiğimde ikimiz de çok gerilere gidip çok duygulanmıştık. Neyse Deniz ben gene de senin bilgisayar futboluna alışamdığımı anlatırken çok eskilere gittim. Ben de senin PES 2009'a inat eve çocuklara topçuk aldım. Boş zamanlarımızda oynuyoruz. Bir türlü bilgisayarlardaki futbola alışamadım. Zaman zaman çocuklar eve geldiğimde 'baba röveşata ile muhteşem bir gol attım' dediklerinde heyecanlanıyorum. Az sonra gerçeği öğrendiğimide yıkılıyorum tabii ki çünkü röveşata FİFA 2007 oyununda laptopunda yapılmış...
Ben alışamadım Deniz bu bilgisayar futboluna. Bir de geçen yıllarda Milan'lı Nesta ile ilgili bir haber okuduğumda çok acayibime gitmişti. Sanırım O da senin gibi bilgisayarda oynanan futbolun manyağı biri ve aşırı oyundan sanırım elinin başparmağı kırılmıştı. İlk önce haber 'Nestan'ın başparmağı kırıldı' şeklinde gözüme ilşince normal demiştim. Zaten son dönemlerde yumuşak ve hafif futbol ayakkabılarından dolayı sürekli futbolcuların ayak tarağı kemiikleri ve parmakları peksemet gibi kırılıyordu. Bu defa başparmak kırıldı diye okuyunca normal demiştim ama haberin altını okuyunca inanamıştım. Ama Nesta playstationda futbol oynarken elinin başparmağını kırmıştı.
Benim bu konularda söyleyebileceğim bunlar ve benim futbol rüyalarımı laptopun LCD ekranlarına malzeme yapmayacağım. Sana iyi oyunlar ve eskiyen oyunlarını benim oğlanlara da verirsen sevinirim. Çünkü bu oyunlara para vermek hiç içimden gelmiyor doğrusu!

FutbolPedia 21



Ekonomiyi ve insan haklarını değiştiren futbolcu...


D.K: Çok tanınmış ve ünlü bir oyuncu değildi aslında... Öyle ahım şahım yetenekleri de yoktu hani... Kim bilirdi ki bu adam kalkıp bütün futbol piyasasını yerinden oynatacak, dengeleri alt üst edecek, kimin patron, kimin köle olduğunu tüm dünyaya ispat edecek...

30 Ekim 1964 yılında dünyaya gelir kahramanımız. Belçika’da doğmuştur. 26 yaşında, futbol hayatı nispeten düşük seviyeli RFC de Liège takımında devam ederken, sezon sonunda transfer dönemi gelip çatmıştır Maddi zorluklar yaşayan kulüp, kendisinin maaşından %60lık bir kesinti yapılmasını önerir, aksi takdirde futbol oynayamayacağını söyler. Sözleşmesi sona eren futbolcumuz da, kalkıp Fransanın Dunkerque ekibi ile sözleşme imzalar. Bu olayın duyulması üzerine RFC de Liège yönetimi, futbolcusu için zamane parasıyla gayet yüksek olan 400,000 Euro’luk bir bonservis ücreti talep eder.

Tabii ki Fransız ekibinin bu parayı karşılayacak maddi gücü olmadığından transfer yatar ve adamımız kulüpsüz kalır. Bunun ardından kahramanımız futbol tarihini ve ekonomisini değiştirecek adımı atar ve RFC de Liège kulübünü Belçika Mahkemesine verir. Tarih yaprakları 1990 yılını göstermektedir. Belçika mahkemesi, futbolcunun sözleşmesinin sona erdiğinden dolayı bedelsiz transfer olabileceği kararını verir. Ama olay burada bitmez ve RFC de Liège bu kararı ciddiye almadığını söyler. Ardından olay UEFAya taşınır. UEFA bir sonuca varamadığından işsiz kalan kahramanımız, 1995 yılında, yani 5 yıl sonra, davayı Avrupa Birliği Adalet Divanına taşır. 1 milyon dolar tazminat istemiyle dava açılır. UEFA, kendisini destekleyen bir mektubu Belçikaya gönderirken, FIFA ise bu karara katıldığını ve UEFAyı desteklediklerini bildirir.




Çok uzun yıllar süren mahkemler sonucu kararlar verilir. Bu sonuçlar üzerine ilk olarak Avrupa Birliği'ne bağlı ülkelerdeki profesyonel futbolcular serbest dolaşım hakkı ve kontrat bitiminde bonservis bedeli olmadan takımdan ayrılma hakkı alır. Bu kararlar basketbol gibi diğer takım sporlarını da etkiler. 15 Aralık’ta sonuçlanan dava sonuncunda, futbolcu 700,000 Euro’luk bir tazminat alır. Ama artık 31 yaşına gelen futbolcu, Fransada birkaç alt lig takımında oynadıktan sonra kariyerini sonlandırır. Zaten tazminat parasının tümü de mahkeme masraflarına gitmiştir. Elde avuçta kalan birşey yoktur. Futbolu bıraktıktan sonra bırakın antrenörlüğü, yorumculuk bile yapamaz. Herkes ona sırtını dönmüştür adeta.

Bugün 45 yaşında olan kahramanımızın, birkaç yıl önce bir futbolcu sendikasının Hollandadaki açılışına davet edildiğinde, yüzünde ezilmiş bir adamın ifadesi vardı. Hollanda ve Belçika milli takımlarının topladığı 75 bin Euro ve birkaç futbolcu arkadaşı tarafından bağışlanan ufak meblağlar dışında işsiz ve yalnız kalmıştı. Bugün eşi ve kızıyla sakin bir yaşam sürdüren kahramanımızın, futbolcuların haklarını savunduğu için UNESCOdan aldığı ödülden başka elinde avucunda bir şey kalmadı. Yine katıldığı bir FIFPro toplantısında hayatını nasıl kazandığını ise şöyle anlatıyordu: Satın aldığım bir apartmanın kira gelirleriyle yaşıyorum. Başka nasıl bir iş yapabilirim ki? İsmim, alnıma vurulmuş lanetli bir damga gibi...”



Hey Jean-Marc Bosman hey… Dünyayı değiştiren, ekonomiyi alt üst eden ve birçok kulübü sıfırla çarpıp, birçok futbolcuyu zengin eden Bosman İlkelerinin isim babası… Acaba milyonlarca euro’luk anlaşmaların altına futbolcular imza atarken, hiç seni düşünen bir babayiğit var mıdır? Yoktur mutlaka… Bu ilkeleri senin amaçladığın gibi iyiye kullanmaktan ziyade, aklı açıkgözlüğe çalışan çok örnekler gördü bu gözler… Emre ve Okan en birincileri…

Peki Bosman ilkelerinden sonar neler değişti? Bu köklü değişim, özellikle altyapıya önem veren takımlar için büyük bir darbe anlamına geliyordu. En büyük kurban Ajax oldu. Ajax, Bosman’dan sonraki 10 yılda 77 yıldızını ve genç yeteneğini kaybetti. Aralarında Kluivert, Overmars, Davids, Seedorf ve De Boer kardeşlerin de bulunduğu bu futbolcuların kontratları bittikten sonra ellerini kollarını sallayarak kulübü terk etmeleri Ajax’a milyonlarca Euro kaybettirmiş oldu.

Bonservis bedelinin tarihe karışması, transfer ücretlerini inanılmaz bir hızla yükseltti. Bu da en çok yıldız futbolculara yaradı. 1995ten bugüne elit futbolcuların maaşları yüzde 500 ile 1000 arasında artarken; milyarlık ayaklar, multimilyarderlere dönüştü.



Sınırsız AB vatandaşı oynatabilme kuralı sayesinde Real Madrid’in “Galacticos”u mümkün olmuş, 1999’da bir Premier Lig maçında Chelsea ilk kez içlerinde tek bir İngiliz bile bulunmayan kadroyla sahaya çıkmıştı. Arsenal ve Schalke’nin 2004’teki kadrolarına bakıldığında da kendi ülke vatandaşlarının azınlıkta olduğu görülüyordu. Bu değişimlerin sonucunda ortaya çıkan tablo ise şöyleydi: Maddiyata yönelik bir mantalite, mumla aranan takım ruhu ve sponsorluk anlaşmalarının arasında gittikçe eski günleri aratan futbol kalitesi

Peki Kıbrıs’ta ne oldu Okan abi? Biz bu kuralları ucundan ne zaman yakaladık? Gerçi doping, şike ve sistemsizliğin kol gezdiği ülkemizde kim kimin haklarını takar, orası da ayrı



OD: Sevgili Deniz korsan ligimiz ile ilgili pek kafa yormak niyetinde değilim. Güzel bir günü bizim futbolumuzla ilgili absürd ilişkilerimizi yorumlayarak okuyucumuzun kafasını niye karıştırayım ki? Futbolda olmaması gerekenler herşey burda göz göre göre yaşanıyor. Şike diz boyu, doping ha keza... Herkes 30 yıl önce oynanan futbolu özlüyorsa eğer, hala daha Erbaylar, Kaleci Mustafalar, Erdinçler, Zihniler, Galligalar özleniyorsa bir terslik var demektir bu işte. Deniz sen Glasgow'da keyfine bak burda mağdur olan futbolcumuz yok! Benden 1 ay küçük olan Jean Marc Bosman arkadaşımız bu kadar uğraştan sonra kıt kanaat sahip olduğu apartmanın gelirleri ile geçinmesine gerçekten üzüldüm. Burda aylık maaşı bin auro'dan az futbolcumuz yok gibi. Kaldıki bizim futbolumuz yarı profesyonelliğe henüz yelken açmış durumda. Son yıllarda kulüplerimizin futbolcularla yaptığı sözleşmeler onların maddi ve manevi haklarını koruyor... 70 gün maaşını alamayan futbolcumuz da federasyona başvurarak haklarının korunmadığı gerekçesi ile serbest kalabilmektedir. Kulüplerimizdeki mesailerinin yanında bir çoğu da ya özelde yada devlette kadrolu çalışmaktadadır. Futbolda tek kuruşluk geliri olmayan bir lige ortalama 12 Milyon dolar para harcanmaktadır! Bu Premier Ligde bile bu kadar dengesiz değildir. Hal böyle iken bence esas konuya geliyoruz.

Burda asıl sorunumuz vefakar seyircimizin hakkının nasıl ödeneceğidir. Gittik sonra seyircilerimiz burdaki ligden soğumaktadır. Seyirci taş devri stadlarından, korsan ligin sistemsizliğinden, terlemeden bitirilen maçlardan usanmıştır. Kulüplerin kavgasından, Futbol Federasyonun politika merkezi haline getirilmesinden, oynanan futbolun anlamsızlığından seyirci maça gitmemeyi tercih etmektedir. 'UltraCrows'umuzun dahi asabları bozulmuştur sanırım. Son MTG-Bağcıl maçında yaşadığımız hezimetle beraber onlar bile ne yapacaklarını şaşırmışlardır. Tribünlerde Mağusa için hiç de alışık olmadığımız bir avuç diye tanımlayabileceğimiz taraftar bence ciddi ciddi üzerinde durulması gereken bir sorundur.

Kulüpleri ve futbolcuları memnun edelim, onların ensesinden siyaset yapalım, giderleri karşılamak için her türlüsüne kulüp kapılarını açalım derken seyirci evine kapanmaya yada pikniğe gitmeyi yeğliyor. Eskiden civar köylerden gelen seyirciler en büyük zenginliğimizdi. MTG oynarsa Ergazi'den Serdarlı'ya kadar her köyden, her kasabadan insanı tribünlerde görürdük. Şimdi değil köylerden yoldan geçen bile heyecan duymuyor. Bu hafta Mağusa'da MTG-Çetinkaya maçı var. Ayni gün bölgemizin geleneksel 'Mart Dokuzu' pikniği olacak. İddiam odur ki Mağusa'dan pikniğe gideceklerin sayısı MTG-Çetinkaya maçına gidecekleri epeyi katlayacak! Maalesef civar köylerden bu maça gelenler değil, Mağusa'dan 'Mart Dokuzu'na gidecek olanlar bölgemizde daha büyük gündem yaratacaklar önümüzdeki pazar...

16 Mart 2009 Pazartesi

Don't WATCHmen...



Ben hayatınızdan 3.5 saat çalmak için milyon dolarlık bütçeyle çekilen saçmasapan bir filmim...
Cuma akşamınızı rezil etmek için yaratıldım...

Sonuç olarak: DON'T Watchmen...

15 Mart 2009 Pazar

Cooperative Cup Final


Maç 0-0 bitti. Uzatmaların hemen başında O'Dea kafayla golü attı.
Ama uzatmalrın son dakikasında büyük bir ihtimalle seneye Aston Villa forması giyecek olan Aiden McGeady öyle bir depar attı ki 2 metre önünde koşan Broadfoot'u yetişti, geçti ve ceza sahası içinde yerde kaldı, topu neredeyse 70 metre sürdükten sonra. Uzatmaların son dakikasında kimse beklemiyordu tabii böyle bir deparı...

Aiden McGeady kendi penaltısını gole çevirince de kupanın sahibi Celtic oldu.
Hampden Park'ın zemini ise çok kaygandı. Maç boyunca orta saha oyuncuları sürekli kayıp düştüler.

Celtic 2 -0 Rangers

Maç sonu Celtic taraftarlarının 'You'll never walk alone' şarkısı harikaydı.
Tebrikler Celtic.
Şimdi sıra lig şampiyonluğunda...

Derbi zamanı...


Bugün sokağa formayla çıkılmaz.
Bugün mavi veya yeşil renkler tercih edilmez.
Bugün herhangi bir tarftar görüldüğünde kafa aşağıya eğilir, onunla laf tartışmasına girilmez.
Bugün 'hangi takımı tutuyorsun' sorusuna sadece 'Partick Thistle' denilmesi gereken bir gün.

Ama Celtic yensin hani... İrlandalıların günü olan St. Patrick's Day'e iki gün kala onlar mutlu kutlasınlar bugünü...

Maç sonrası yine konuşuruz...

14 Mart 2009 Cumartesi

Sen şampiyon olmasanda...


Rooney'e kapak olsun...

Merak etme, biz de senden nefret ediyoruz...

Manchester United 1 - 4 Liverpool

Goller: C. Ronaldo (pen.) Man Utd.
Torres, Gerrard (pen.), F. Aurelio, Dossena Liverpool

12 Mart 2009 Perşembe

Bu gece...


Hadi Aslanlar... Sadece METİN gibi oynayın... Kaybetmekten sakın korkmayın... Ruhunuzu koyun şimdi ortaya, ASLAN gibi çıkın sahaya...

1000. golün şerefine biramı yudumlamak istiyorum, küçücük yurt odamda... Kimseyi de çağırmadım maç izlemeye... Yalnız ben, Arda, Kewell, Lincoln ve Emre Aşık takılacağız bu akşam...

İnleyen nağmeler, ruhumu sarmış...

Ben PES'e giriyorum... Bizim saate göre 17.00'de dünya durur...

2 Mart 2009 Pazartesi

Dostum gol atmış


Bana sevinmek düşer...

Tanışmamızın uğurlu olduğuna inanıp, golde kendimden pay bulmak istiyorum...

Marc Crosas
Celtic 7-0 St. Mirren

3. gol, Dakika 51

Gol izlemek için buraya tıklayın... Harika falso almış top....


Dip not: Blog ortamında yeni olduğumdan nasıl video eklendiğini bulamadım. Yokmu bu işin bilgisayara indirmeden halledebilecek bir yolu??

Alfredo Di Stéfano'dan yarım bekliyorum... O kesin anlar bu işlerden...

Deve Dikenleri'nin Peşinden



Livingston 2-4 Partick Thistle

Seviyorum bu takımı... İskoçya 2. Liginde, ligde 2. sıradalar. Gelecek haftaya maça gideceğim...
Glasgow'un en ünlü iki takımı Celtic ve Rangers'dan sonra bir başka Glasgow temsilcisi...


İskoçya Premier Ligi gibi sonu belli bir lig yerine, 2. ligi takip etmeyi seviyorum... Ve ilk iş olarak, Partick Thistle'ı destekleme kararı aldım... Renkler sarı-kırmızı... İçimizde varmış...

Takım hakkında güzel bir yazıyı yakında yazarım...
Her hafta sonuçları da yazacağım burada...


Not: Bu da aldığım geçen sezon formaları... Parçalı'dan vazgeçmiyor gönül...