31 Aralık 2010 Cuma

Freddie Ljungberg

Celtic'in geçtiğimiz devre arası yaptığı Robbie Keane hamlesi sonrası, yine benzer bir hamle de bu sene sonunda yapıldı. Arsenal ile geçirdiği muazzam yıllardan sonra önce West Ham sonra da MLS ekiplerinden Seattle ve Chicago formaları giyen 33 yaşındaki Freddie Ljungberg, Celtic ile sözleşme imzaladı.

Bir çok Celtic taraftarı gibi, ben de Aiden McGeady'yi çok özlüyorum. Bu takımın McGeady'nin gidişinden sonra kanat yaratıcılığından yoksun kaldığı açık. Herkes Freddie'nin formsuz olduğundan dem vuruyor ama, İskoçya Ligi için 33 yaş öyle büyük be bir problem değil. Bugünlerde bir "Celtic Cult Hero" olan ve Celtic tarihine adını yazdıran John Hartson da Celtic'e gelmeden futbolu bırakmak üzereydi, aynı zamanda hem CL hem de SPL'de oynayan Rangers kaptanı David Weir ise 40 yaşında.

Amerika'da gözden biraz uzak kaldı ama mutlaka orada oynamıştır. Neil Lennon da zaten antremanlarda deneyip imza attırdı kendisine ve yaptığı açıklamalarda Freddie "Young"Berg diye bahsedip, İsveçlinin fit ve hazır durumda olduğunu söylüyor.

Old Firm maçında oynaması zor gibi gözüküyor am sezon içinde gayet yararlı olacağı inancındayım. Ljungberg daha bitmedi ve en azından 2 sene daha rotasyon içerisinde kendisini götürür.



Bu arada yine MLS'den Toronto'da forma giyen Kanadalı Dwayne De Rosario da antremanlara çıkmaya başladı. 32 yaşındaki oyuncu ileriye yönelik bir orta saha ve yaratıcı özelliklere sahip. Kariyerinin büyük bölümünü MLS'de geçirdi. Fakat bu uzun süreli değil de kiralama tarzı bir anlaşma olacağa benziyor.

30 Aralık 2010 Perşembe

Celtic - Motherwell (29.12.2010)

Yaklaşık olarak son 3 haftadır maç yapmayan Celtic, kendi sahasında Motherwell ile karşılaştı dün gece. Rangers'ın Inverness CT ile oynayacağı maç ertelendiğinden, maçı kazanan Celtic maç fazlası ile liderliğe yükseldi ve Old Firm öncesi moral yakalamış oldu. Bu arada derbi öncesi Rangers'ın 16, Celtic'in ise 18 maç oynadığını belirtelim.

Parkhead'de uzun aradan sonra taraftarı ile buluşan Celtic maça da etkili başladı. Sezon başladıktan sonra takıma katılan Fransız orta saha Kapo, maçın ilk yarısı bitmeden sakatlanıp oyun dışı kalırken, ilk yarı sonrası da Murphy ikinci yarıyı göremedi sakatlıktan dolayı.

Celtic'te yaratıcı oyuncu mevcut, fakat orta sahadaki defansif dengeyi bozmamak adına, Lennon bu oyuncuların hepsinden bir arada faydalanamıyor. Bu yeteneklerin belki de en "underrated" ve en özeli Paddy McCourt, yine çalımlarla ceza sahasına yaklaşım, sağ ayak içi ile mükemmel bir gol attı ve maçı Celtic'in kazanmasını sağladı.

Maçın son saniyesinde takım kaptanı ve orta sahadaki defans organizasyonunu sağlayan Scott Brown kırmızı kart gördü ve haftaya oynamayacak, bu nedenle Old Firm'e kaptan olarak ya Maloney, ya da Majstorovic çıkacak.

Maçı izlediğim web linki ilk yarı bitiminde reklama girmedi ve devre arası boyunca sahada kaldılar. Anonslar, Oasis ve Celtic takımının kendine özel şarkıları ile ben de geçmiş senelere döndüm. O stada tekrar gitmem gerekiyor. Bunu anladım geçtiğimiz akşam...

Şimdi haftasonu bir derbi heyecanı daha var, bu sefer Kıbrıs'ta izliyor olacağım maçı. Maç sonrası tekrar değerlendirmemizi yaparım. Herkese iyi seneler. HAIL HAIL!

2 Aralık 2010 Perşembe

Avrupa'da Bu Hafta (2)


Geçtiğimiz hafta içi umulmadık bir hareketlilik ile geçti El Clasico öncesi. İnternet ortamlarında öylesine tartışmalar yaşandı ki, eminin İspanyollar bu maçı böylesine bir başlık altında değerlendirmemişlerdir.
Yine geçtiğimiz aylarda internet ortamlarında, yurtdışında takım destekleyen, futbola farklı bir gözle bakıp bu oyunun her noktasına bir anlam yüklemeye çalışan, oyunu olduğu gibi kabullenmeyip perde arkasına kafasını uzatan insanlara “dilenci” ismini takan kimiler, büyük tartışmalara sebep oldular. Bahsettiğimiz “dilenci” kelimesi ise, ünlü yazar Eduardo Galleano’nun kaleme aldığı “Gölgede ve Güneşte Futbol” isimli kitabın giriş cümlesinden geliyor aslında. Bir çırpıda, nefes almadan bitirdiğim kitabın ilk sayfasında şu sözlerle karşılıyor yazar bizi;

Ben bir futbol dilencisiyim. Dünyanın dört bir yanını dolaşıyor, stadyumlarda yalvarıyorum: Tanrı aşkına güzel bir maç!"

Günümüz gelişen koşullarında stadyum dolaşmak yerine, kanallar arası dolaşıyoruz televizyonda. Ve bizler de yalvarıyoruz, güzel bir maç için. O nedenle futbolu elindeki şekere sıkı sıkıya tutunan bir çocuk heyecanı ile izliyoruz. Bahis oynamamamıza rağmen, desteklediğimiz takımın gollerinde çılgın gibi seviniyoruz. Bu hafta oynanan maçlara hızlıca değinip, hafta başındaki El Clasico ile ilgili öncesi-maç -sonrası şeklinde bir değerlendirme ile bitirelim. Öncelikle bu hafta sonu geçmiş dönemlerden ziyade daha az maç izlediğimi belirtmeliyim, bu nedenle özet biraz daha kısa olacak.
İngiltere’den başlayalım yine. Zira heyecan üst düzeyde, belirsizlik de cabası. Üst üste yaşadığı puan kayıpları ile “kötü gidiyor” izlenimi yaratan, fakat mağlubiyeti bulunmayan Manchester United, Blackburn’u ağırladı Rüyalar Tiyatrosunda. Bana göre şu anda aktif olarak futbol oynayan forvetler arasında Real Madrid’li Higuain ile birlikte (hatta ondan daha fazla) underrated bir oyuncu olan Berbatov, inanılmaz yeteneğini maç boyunca sergiledi bizlere. Underrated’ın anlamını biraz daha açacak olursak, “bir oyuncunun gerektiği değeri, ilgiyi, olanağı görememesi” olarak düşünebiliriz. Berbatov, en son Liverpool maçında attığı röveşata golü ve sanat eseri oyununu hat-trick yaparak bitirmişti, ondan sonra rotasyonu sıkca kullanan Ferguson’un yanındaki koltukta oturmuştu, Hernandez, Macheda ve Rooney üçgeni ile birlikte.



Bu maçta patlamasını yaptı ve 3 sezondur arkadaşlarımla ısrarla kavga ettiğim adam sonunda bana ödülümü verdi. Artık haklıydım ve Manchester United’ı sevmememe rağmen, Berbatov’un komple bir golcü olduğunda halen ısrarlıyım. Hissettirmeden, kendisini sıkmadan gol atıyormuş havası var. Sanki yorulmuyor, yaptığı işi hem seviyor, hem sevmiyor gibi. Ama asla antipatik değil. Blackburn maçını 7-1 kazanan Man U’da, 5 gol Berbatov’dan geldi ve adeta Old Trafford’da bir filarmoni orkestrasının yapacaklarının hepsini tek başına yaptı. Keman da ondaydı, viyolonsel de, üflemeli, vurmalı, tüm çalgılar onun elindeydi. Tabii takımın “Herbert Von Karajan” rolünü 24 senedir başarı ile üstlenen bir Ferguson gerçeğini de Berbatov’un bu çıkışında göz ardı etmemek gerek.
Manchester United maçlarında saha içinde Berbatov ve Fletcher’ı (oynadığı zamanlar Giggs de) izlemek bana büyük keyif veriyor. Geçtiğimiz gece West Ham’dan 4 yemeleri biraz sürpriz olsa da, lig maratonunda en avantajlı takım gibi görüyorum onları.
Diğer Premier Lig maçı sevgili Okan abi’nin “Burjuvazi” Chelsea’si. Chelsea’ye karşı olan antipatik düşüncemin sebebi, küçükken aşı olmak için Okan Abi’nin muayenesine adım attığımda her yerin Chelsea objeleri ile dolu olması ile açıklanabilir. Aşı-Chelsea paritesi, korku olarak yerleştiği bünyede zamanla antipatikliğe dönüşmüş anlaşılan. Newcastle ile ilgili düşüncelerimi daha önce açıklamıştım. Oldum olası takımda İngiliz (veya Britanya kökenli) futbolcu sayının fazlaca olduğu ve futbolun o tarzda oynandığı takımları sevmişimdir. Newcastle bana aynı duyguları hissettiriyor. O nedenle Newcastle-Chelsea maçını üzerimde “Magpies” forması ile izledim. Andy Caroll gibi genç bir yetenek var, ligdeki gol sayısını 9’a çıkardı, yaş 21, boy 1.91. Önümüzdeki yıllarda İngiltere’nin milli takımdaki kozu olabilecek duruma gelecektir. Chelsea yine sayısız fırsatları harcadı, Newcastle takımdaki önemli eksiklere rağmen 1 puanı cebine koydu.
Premier Lig’in son maçı gönül verdiğimiz Liverpool’un, deplasmanda oynayacağı Spurs maçı idi. İyi bir hava yakalamıştı Liverpool, önemli eksikleri olmasına rağmen (Gerrard ) takım birlikteliğini sahaya yansıtabiliyor, Maxi Rodriguez ve Raul Meireles’in form tutmaları ve Kuyt’ın sakatlıktan dönmesi ile birlikte ileri uçta bolca pozisyon üretebiliyordu. Nitekim ilk golü Liverpool attı, bu sefer defanstan gelen Sktrel ile. İlk yarının sonlarına doğru önce Maxi, sonra Torres akılalmaz iki pozisyonu harcadılar. İkinci yarı daha hızlı başlayan Spurs önce Skrtel’in kendi kalesine attığı gol ile eğitliği yakaladı, sonra Defoe ile penltı kaçırdı, sonra da 90+’da Lennon ile galibiyeti aldı. Maçın dönüm noktası hiç kuşkusuz Spurs defansında eksikler olmasına rağmen 1-1’de Roy Hodgson’ın forvet çıkarıp yerine bek oyuncu almasıydı. Kontratakların etkili ismi Babbel ise kenardan hocasına anlamsız gözler ile bakıyordu o an.

Gelelim El Clasico’ya. Hafta boyunca iyice maçın havasına girmiştik, siyasi söylemlerden tutun da, Messi-Ronaldo karşılaştırmaları gırla gidiyordu. Hayatımda belki de ilk kez, ne istediysem oldu. İlk golü bir İspanyol değil, bir Katalan attı, Mourinho mosmor oldu, Barcelona 67% bir yüzde ile topun “sahibi” olduğunu ispatladı. Burada Mourinho’ya bir parantez açmak istiyorum. Bu zatı muhteremi ne Porto’da, ne Chelsea’de, ne de Inter’de sevmiştim, şimdi Real Madrid’e gelmiş, iyiden iyiye soğudum ben de. Fakat kendi egosunu Real Madrid egounun önüne koyunca bu hezimeti yaşadı. Aslında Dağhan Irak, Taraf gazetesindeki köşesinde çok güzel yazmıştı, “Kokuşmuş çağın plastik kahramanı” başlıklı yazısında. Orada her şey açık ve netti, Mourinho’nun biz ve bizim gibiler tarafından sevilmediğini anlamak için bu cümlelere dikkat lütfen; “Beni rahatsız eden Mourinho’nun küstahlığı, kendisinden daha zayıf gördüğü rakipleri aşağılamaktan haz duyması ya da futbolcularına kasti kırmızı kart görme talimatı vermek gibi vukuatlarının olması da değil aslında. Beni rahatsız eden José’nin şahsında bütün bunların meşrulaştırılıyor ve özendiriliyor olması. Bütün bunları yapıyor ama sonunda kazanıyor ya, bu yaptığı her şeyi meşru kılıyor. Büyük balığın küçük balığı yemesi bile değil mevzu, trolle avlaması, soyunu tüketmeye çalışması ve bunun işin gereği, başarıya giden mutlak yol olarak sunulması.” İşte bu nedendendir ki, Barcelona sevgimizin doruk yaptığı dönemlerde, Mourinho antipatisi de aynı oranda artıyordu. Maçı birçok kişi izlemiş, okumuş ve tartışmıştır. Sergio Ramos’un birebir “Real Madrid Çocukluğunu” içinden çıkarmasına sebep olan, milyon dolarlık ayaklara top göstermeyen Katalanlar, Nou Camp’a bir tarih daha yazmışlar, Mourinho’nun da egosunu düşünmesi için bir fırsat vermişlerdir.


Peki Barcelona Nasıl? Neden? Kim? Diye bir sürü soru geliyor aklımıza. Kaleden başlayarak Valdes, Puyol, Pique, Xavi, Busquets, Bojan birebir Katalan iken, Iniesta, Pedro, Villa, gibiler İspanyol, Messi ve Jeffren gibi oyuncular ise İspanya’ya çok ufak yaşlarda gelmiş durumda. Yani “parasını ne ise verelim, alalım” diye bir durum söz konusu değil, bir yetiştirme, eğitme durumu daha çok göze çarpıyor. Türkiye’den döverek kovduğumuz Rijkaard ve ekibi, bugünkü Barcelona’da çok ama çok önemli bir yere sahip iken, aslında tüm temeller bir Total Futbol uygulayıcısı olan Johan Cruyff’un o dönem Katalanlar için kurduğu planlı-programlı sistemin devamına bağlı. “La Masia” adı verilen altyapı sisteminde hem futbol, hem de kültür eğitimi alan genç yetenekler, ileriki yıllarda bu takıma uzun yıllar hizmet edebilecek hale geliyorlar, sonuç ortada zaten.

Maçtan sonra birçok futbol otoritesinin yaptığı yorumlar durumu gözler önüne seriyordu adeta. Genel olarak baktığımızda bir teknik adam veya bir futbolcu, kendi takımı dışındaki takımlar hakkında mütevazi açıklamalar yapar ve gözünde onları fazla büyütmez, büyütmek istemez. Ama bu kez futbol camiası, içindekileri tutamadı ve herkes kendi düşüncesini söyledi. Roma’nın kaptanı Totti; “Bu Barcelona karşısına, istediğiniz takımdan 3 tane aynı anda sahaya sürseniz bile, beraberliği zor kurtarırsınız” derken, Rangers teknik direktörü Walter Smith; “Hayatım boyunca binlerce maç izledim, bu kadar güzel bir futbol, bu kadar güzel bir oyun anlayışı görmemiştim” açıklamasını yaptı.

Ben ise tüm bunları, İzmir’de bir barda, üstümde Barcelona forması, yanımda Barcelona formaları giymiş arkadaşlarım, arkamızda Barca taraftarı İspanyol kız grubu, dev bir ekran ve biralar ile izlerken, içimden sadece şunları söylüyordum; “Tanrım, Eduardo Galleano’nun dileklerini bu akşamlık da olsa yerine getirdiğin için sana minnettarım”…