19 Nisan 2010 Pazartesi

Omonia - Celtic

Güzel memleketimdeydim geçtiğimiz haftasonu, Kıbrısıma gimiştim. 48 saatten az bir sürem vardı küçücük adada. En azından 2 haftadır plan yapıyordum, gider gitmez yapacaklarımı... Cuma gece uçaktan in, aileyi bir gör, dışarı çık, gez, arkadaş gör... Cumartesi aile ile Lefkoşa’yı gez, yöresel bir kahvaltı (ünlü Bereket Fırınının önünde, güneşin kavurduğu anlarda şemsiye altında) ve yöresel yemek alışverişi... Akşama güneş batarken arkadaşlar ile bira... Gece yine ailecek güzel bir rakı-kebap sofrası... Pazar sabahı yine güzel bir kahvaltı, oy verme işlemi ve geri dönüş hazırlıkları. 5 kilo valiz ile gidiş, 27 kilo ile dönüş...

Hava sıcaklığı 32 dereceydi aynı zamanda... Bu sıcaklığın üstüne bir de Cumhurbaşkanlığı seçimleri de eklenince sıcak bir haftasonu geçirdik. Siyasete girmeyi istemiyorum bu sayfalardan, ama Kıbrıs’a uzun zamandan sonra gitmek gelmiyor artık içimden.

Kıbrısımın havasını koklamışken, geçtiğimiz yaz gittiğim maçı da anlatmak istedim sizlere bu sayfalardan. Yok, başlıktaki maç değil tabii. Omonia’nın lig maçı... Öncelikle biraz Omonia’yı açalım sizlere ve paralel evrenden maça geçiş yapalım sonra. Avrupa Futbolunu, özellikle Şampiyonlar Ligi’ni yakından takip eden (yakın derken çeyrek finalden sonra değil de, grup maçlarını da takip eden) arkadaşlar son iki sezondur sadece 1 milyon nüfusu olan bu küçük adanın Şampiyonlar Ligi’ne 2 farklı takım sokmasını unutmamışlardır. Bu takımlardan ilki, bir dönem Mario Jardel’in de formasını giydiği Mağusa ekibi Anorthosis, diğeri ise Lefkoşa’dan Apoel olmuştu. Bu sene üçüncü için bir aday var, Omonia. Peki Lefkoşa derbisinin Apoel ile birlikte diğer ayağı olan yeşil-beyazlı bu ekip nedir, kimdir? İşte bunu size biraz anlatmaya çalışayım artık...

Omonia, Yunanca’da “Birleşmek” anlamına geliyor öncelikle. Bu isimle bile içimizde hoş bir his uyandırıyor. 1948 yılında kurulmuş Omonia, tam da İngiliz sömürgesinin ada üstündeki hakimiyetinin sona ermesinden 9 yıl önce. Belki de takımın bu ismi, o dönemde İngilizlere karşı gösterilen tepkilerden biri olsa gerek. 1953 yılında içinde şimdi kuzeyde can mücadelesi veren Çetinkaya’nın da bulunduğu 9 takım Kıbrıs Futbol Federasyonunu (KPA) kurar ve bu 9 ekipten biri Omonia olur. O tarihten bugüne kadar tam 19 şampiyonluk, 12 Kıbrıs kupası ve 14 Süper kupayı müzesine götürmeyi başarmış. Yine bu dönemde kazanılan üst üste 4 Kıbrıs kupasının rekoru halen kırılabilmiş değil.



Taraftarlara geçmeden, Omonia tarihinin ve belkide Kıbrıs adasının gördüğü en büyük yabancı oyuncudan, Rainer Raufmann’dan da bahsetmek gerek. 1997 yılında, kariyerinin ikinci baharında Almanya’dan kalkıp bu küçük adaya gelen Raufmann, üst üste 4 kez gol kralı oldu ve Kıbrıs Profesyonel Ligi’nin en çok gol atan oyuncu ünvanını elinde bulunduruyor. Raufmann Kıbrıs’ı o kadar sevdi ki, vatandaş olduktan sonra Kıbrı Milli Takım formasını bile giydi.

Şu anda ise takım şampiyonluğa gidiyor. Galatasaray-Fenerbahçe derbisinin oynandığı hafta Kıbrıs’ın güney tarafında da Omonia-Apoel derbisi vardı. İdeolojik olarak da birbirlerine 180 derece ayrı bakan iki Lefkoşa ekibinin maçında gülen taraf Omonia oldu ve şampiyonluk yolunda büyük avantaj yakaladı. Tabii Omonia’nın bu sezonki başarısında iyi kurgularnmış kadro yapısı da önemli bir etken.

Omonia’da şu an forma giyen birkaç oyuncunun yolunun İskoç kulüplerinden geçmiş olması bana ayrı bir tat veriyor. İlk olarak Georgios Efrem’den başlayalım. Efrem şu an 20 yaşında. 2005-2007 yılları arasında, daha çocukken Arsenal ile Londra deneyimini yaşadı. 2007-2009 yılları arasında yolu Glasgow’dan geçsede, bu dönem içerisinde ancak Reserve takım ile Rangers formasını giyebilen Efrem, daha sonra Dundee’ye kiralansa da, kuzey ekibinde sadece 8 maçta forma giyebildi. Bu sezon başında memlekete döndü ve Omonia forması giymeye başladı. Kanatta iyi işler çıkaran Efrem, gelecek vaadeden oyuncular listesinde bayağı üst sıralarda.

Bruno Aguiar. Onun da yolu İskoçya’dan geçti. Portekizli 10 numara, 29 yaşında ve takıma Hearts’dan katıldı. Yetenekli ve takımı yöneten bir yapısı var. Ama konsantrasyon problemi de yok değil.

Michalis Konstantinou ise Kıbrıs’ın belki de yaşayan efsanesi. Yurtdışında ülkeyi en iyi temsil eden Kıbrıslı. Her ne kadar temsil ettiği ülke Yunanistan olsa da başarıları göz ardı edilemez. 32 yaşındaki forvet, bir köy takımı olan Paralimni’den Iraklis’e trasnfer oldu ve 119 maçta 60 gol attı. Daha sonra Panatinaikos’ta başarılı 4 sezon geçiren forvet, bir sonraki sezon Olimpiakos’a transfer olunca Yunanistan hafiften bir çalkanmıştı. Geçirdiği 3 sezonda fazla varlık gösteremedi ve ufak bir Iraklis macerasından sonra tekrar Kıbrıs’a, bu sefer de Omonia’ya döndü. Canlı olarak izleyemesem de, oynadığı 35 maçta 21 gol atmayı başardı.

Takımdaki en ünlü Yunanlı ise Olimpiakos’ta 9 sezon geçirip, 117 maça çıkmış ön libero Christos Patsatzoglou. Fakat sakatlıklar peşini bırakmadı ve bu sezon sadece 6 maçta forma giyebildi.

Sayacağım son 3 isimden biri Güney Afrika doğumlıu bir Kıbrıslı. Elias Charalambous takımın en önemli silahlarından. 29 yaşında ve orta sahada oynuyor. Sert, güçlü ve bir o kadar da atletik bir isim. Taraftarlar ona bayılıyor. Çok ateşli bir oyuncu ve taraftar profilinin ideolojik felsefesi ona çok uyuyor.


Efstathios Aloneftis. Bu ismi aklınızda tutun. Yine karşınıza çıkabilir. Kendisi 27 yaşında. Sol açıkta oynuyor. Omonia’da başlayan kariyeri onu da her yetenekli oyuncu gibi Yunanistan’a sürüklese de, Larissa’da geçen iki sezonun ardından, Bundesliga’da da Energie Cottbuss forması giyerek, bu onuru yaşayan ilk Kıbrıslı oyuncu oldu.

Ve benim için en anlamlı isim. Celtic’de uzun yıllar forma giymiş, takımdan ayrılan Larsson-Sutton ikilisinin anısını yaşatmaya çalışan Maciej Zurawski... Polonya’nın Lech Poznan takımı ile Celtic’in bir bağı var. Kaleci Arthur Boruc da Zurawski gibi Celtic’e Lech Poznan’dan gelenlerden. Zurawski de Celtic’de oynadığı yıllarda 55 maçta 22 gol atıp, çok bir şey yapmamış gibi gözükse de, o dönemlerde sevilen bir isimdi. 7 numaralı Celtic formasını taşıyordu. Sonrasında Larissa’ya transfer oldu ve Omonia’nın yolunu tuttu. 33 yaşında ve önünde oynayacağı 2 sezon daha var. Umarım onu birkaç kez daha izleme fırsatım olur. Omonia’da 9 numaralı formayı taşıyor ve o da taraftarlar içinde çok seviliyor. Omonia’da oynadığı 22 maçta 10 golü var.



Ve son bölüm. Taraftar profili... Omonia çok koyu bir sol ideolojiyi besliyor içinde. Destekçileri Kıbrıs’ın bir bütün olarak kardeşçe yaşaması taraftarı. Maçlarda Che posterlerinden tutun da orak-çekiç ve barış sembollerine kadar bir sürü pankart açıyorlar. Maç günleri stad mikrofonlarından ‘Türk kardeşlerimiz hoşgeldiniz’ şeklinde Türkçe anonslar yapıyorlar. Türkçe ‘Barış’ ve Yunanca ‘EPIΠI’ (İrini) yazılı pankartlar da cabası. Onların aksine Apoel ise gamalı haç ve nazi selamı ile karşılık veriyor maça gidenlere. Benim basın tribününden izlediğim Omonia’nın lig maçında da aynı etkiyi yaşadım. Herkes bize dost gözü ile baktı ve yardımcı olmaya çalıştı. GSP (ga-se-pe) Stadyumunun kale arkasında yerini alan Gate 9 ise en ateşli tribün destekçileri. Endüstriyel futbola karşı durmaya çalışıyorlar.

Umarım gün gelir de, bu takımı hem Türkiye’deki kardeşlerimin, hem de Kuzey’deki bizlerin rahatça, sınırsızca izleme fırsatımız olur. Bir de Adana Demirspor – Omonia maçı da ne güzel olur hani... Omonia-Celtic maçı ihtimalini de unutmamak gerek.

16 Nisan 2010 Cuma

Martin 'Saint' O'Neill - Celtic Menajerliği


Son zamanlarda dolaşmaya başladı yine dedikodu. Her ne kadar Ali Ece onu Birmingham'dan sırtında taşıyacağını söylese de, bu iş zor gözüküyor. Marin O'Neill'den bahsediyorum. Hani o Celtic'teki altın çağı başlatan, 6-2'lik Rangers galibiyetini bu taraftara yaşatan, şampiyonluk kupaları kaldıran, UEFA finali oynatan adam. Aston Villa'da da çok iyi işler yapıyor. Heyecanı inanılmaz üst seviyede. Süper mütevazi bir kişilik.
Onu tekrar Celtic'te görmeyi sadece ben değil, eminim bütün taraftarlar istiyordur. Ama Everton menajeri David Moyes yapmış açıklamayı, 'Bence gitmez' gibisinden. 'Ama' demiş Moyes, 'Kim Celtic menajeri olursa olsun, takımı yeniden kurmak için eline yüklü miktar para verileceği kesin' demiş.
Martin O'Neill'in Aston Villa'nın Amerikan sahipleri ile arasının iyi olmadığı biliniyor... Villa'yı bu şekile sokmuş iken, kaçmak onun işine gelmez. Ama en azından zorlamalı Celtic, ilk sıra onun olmalı, ilk teklif ona götürülmeli. Ya olursa...
Ya olursa, işte o zaman 2. Fatih Terim dönemi gibi olmaz Celtic. Çok umutlu olurum ben o zaman. Şimdi Rijkaard'a nasıl güveniyorsam, 'Saint' Martin'e de öyle güvenirim. O bizden yeni Larsson'lar, Sutton'lar, Hartson'lar çıkarır mutlaka...

Neyse bu dönemde fazlaca Celtic yazdım, şimdi haftasonu Kıbrıs'ta olacağım, biraz kafa değişikliği şart. Geri dönünce farklı konularım hazır.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Zafer Vuruşu Gerçek mi Oluyor?


Çok enteresan bir kupa finali olacak bu sezon. Tam da az önce ‘A Shot at a Glory’ filmini bitirmişim, Ally McCoist’i izlemişim, finalde Ross County ile Dundee United oynayacak olduğunu farkettim... Ross County için filmdeki Kilnockie benzetmesini yapabilirmiyiz bilinmez ama onlar daha şimdiden Old Firmlerden birini, Celtic’i elemişler de finale çıkmışlar. Ross County hakkında biraz daha araştırma yapmak gerek, güzel bir maç olacak ama Federasyon yıllardır Hampden Park’da yapılan final maçını, tribünlerin boş kalabileceğini düşünerek başka stada almaya çalışıyorlarmış... Olmasın öyle birşey, oyuncular bütün sezon o çimlere ayak basmak için çalışıyorlar zira. Sadece Milli Takım’ın ve Final oynayanların çıkabildiği bir saha o... Değişmesine şiddetle karşıyım...

Celtic’te Sezon Özeti

Evet, uzun zamandır yazmamış olmanın verdiği ağırlık var üstümde... Bir düşünüyorum da, 9 Ağustos 2010 tarihinden beri etrafımda çok şey değişti... Hepsini anlatmaya çalışacağım ama bu değişenlerin içinde Celtic de vardı...

Öncelikle Gordon Strachan gönderildi. Takım içerisinde İskoç oyuncuların gruplaşdığı iddiaları ile birçok oyuncu da kiralandı veya bonservisi ile satıldı. Bu durum ile ilgili LeFoot’da bir yazımız olmuştu. Herkesin, benim de dahil, umutla baktığı Tony Mowbray, gün geçtikçe güvenimi azaltıyor, etrafa kötü sinyaller yayıyordu. Bir anda Rangers ile puan farkı artmaya başladı. Takımda iyi oynayan her oyuncu ertesi hafta takımdan ayrılıyordu. Basketbol takımı gibi olmuştuk. Bir zamanlar o mükemmel Parkhead Stadında Van Hooijdonkları, Di Canioları, Hartsonları, Suttonları ve Larssonları gören gözler, takımın en büyük yıldızı olarak McGeady’yi görüyordu. Samaras, Ali Ece’nin dediği gibi Nobre vari oynuyordu ve takımın orta sahasında oyun yönlendirecek adam yoktu.

Devre arası tam bir panik havası yaşandı. Gidenler gelenler iyice karıştı. Ve Robbie Keane çocukluk takımı ile kiralık anlaştı. 7 numarayı geçirdi sırtına. Penaltı gollerini saymazsak pek de varlık gösteremedi Keane... Ne de diğer forvetler.. Ve Mowbray de gönderildi, Rangers karşısında Parkhead’de alınan mağlubiyet sonrası... Takım geçici olarak Neil Lennon’a, eski bir Celtic kaptanına emanet edildi. Lennon iyi de başladı aslında ama Ross County karşısında alınan mağlubiyet ile kupadan eleniş, Celtic’in üzerindeki bu laneti sorgulatmaya başladı yine. Neyse ki ligde Motherwell’e karşı 2-1 kazandık da, ama yine bu sene bitti artık.. Rangers 10 puan önde ve haftaya şampiyonluğunu ilan edebilir.

Geçekten geçen senenin özeti bu kadar kısa ve anlamsız Celtic adına... Geçenlerde yapılan anlaşma ile Old Firm ikilisi gelecek seneden itibaren formalarında Carling yerine başka bir bira markası olan İskoç birası Tennants’ı göğüslerinde taşıyacaklar. Formaları sabırsızlıkla bekliyorum. Zira Celtic de Liverpool gibi son iki sezondur aynı Home formasını giymekte idi. Bu sene nasıl bir çizgili forma gelecek göreceğiz.

Bloga tekrar can verdiğim şu günlerde kısa bir Celtic yazısı ile başladık, pek iç açıcı değildi ama olsun, maksat beyazın yanında yeşil dursun...

Herkese selamlar, tekrar hoşbulduk...

Tekrar Doldum - ReCharged



En son 9 Ağustos günü yazmışım bu sayfaya. Galatasaray'ın ilk maçı oynanmış o günlerde. Ben o zamanlar Glasgow'dayım. 8 ay geçmiş... LeFoot'da devam eden kariyerimi dondurmak istiyorum bir süre... Bunun nedeni herkesi işinin başından aşkın olması ve benim biraz da yalnız birşeyler yazmak istemem...

Öncelikle blog içerisinde artık Celtic öncelikli konumda olacak. Bana bu ilhamı bilmeden de olsa verdiği için Chao Grey'e teşekkür ederim. Ama sadece futbol olmayacak bu sayfalarda. Kıbrıs olacak, İskoçya olacak, hayat hakkında Sinema, Kitap, Müzik, Dünya Futbol Felsefesi ve 'Eskiler' olacak. Elimden geldiği kadar, bana zevk verdiği doğrultuda. Kendi hayatım olacak biraz da. Yıllar sonra elimin altında olması için...

Dönüp baktığımda "iyi ki yapmışım" diyebilmek için...
Hoşbulduk...