30 Haziran 2010 Çarşamba

St. Pauli is BACK! (Hamburg is Brown-White)


Celtic ile St. Pauli arasında çok büyük bir dostluk ve kardeşlik bağı vardır. Öyle ki bu iki takım taraftarları birbirlerinin maçlarına gider, beraber gezer, beraber slogan atarlar buluştuklarında. Hatta Glasgow’un en işlek alışveriş caddelerinden ikisi olan Sauchiall ve Argyle Street’de bulunan iki Celtic Store’da da resmi St. Pauli ürünleri satılır. Bu Almanya liman şehri takımı, belki de İskoçya’da kendi ülkesinde tanındığından da fazla bilinmektedir İskoçlar tarafından. Almanya’nın bu “güzide” kulübünün tarihini ve farklılığını anlatan bir sürü kaynak bulabilirsiniz, bu yüzden bu konuyu es geçiyorum.

Kadrosunda Deniz Naki’yi barındıran “kurukafalar” 8 yıl aradan sonra Bundesliga’ya yükselebilmiş, hem de 100. yıllarını kutlayacakları sezonda.



Tabii bu sezona özel formalar da çıkarmak farz olmuş artık. Belki de gelmiş geçmiş en kötü 100. yıl forması taraftarı olmama rağmen Galatasaray’ın. St. Pauli’nin ise çalışması oldukça başarılı. Kendilerine has bir forma yaratmışlar. Bu sektörde çok bilinmeyen ‘Do You Football’ isimli bir firma ile çalışıyorlar. Fenerbahçe’nin de 100. yılında piyasaya sürdüğü çift taraflı forma, ama arka tarafında reklam yok ve kulübün sloganı “Hamburg Ist Braun Weiss”, yani “Hamburg is Brown-White” yazısı dikkat çekiyor.

Fotoğraflar footballshirtculture.com sitesinden alınmıştır.



29 Haziran 2010 Salı

Şili’nin hikayesi: Futbol asla NİYE futbol değildir?...


İlk kez 2009 senesinin Ağustos ayında, Kıbrıs'taki YeniDüzen gazetesinde, FutbolPEDIA sayfasında yayınlanmış bu güzel yazımızı, günün anlam ve önemi bakımından bir kez daha yayınlamak istiyorum. Sevgili İlker Duralı abimin de LigRadyo'da okuduğu yazının tamamı...

---------------------------------------------------------------------------------

Şili denince, ABD’nin ‘arka bahçesi’ diye adlandırlan Latin Amerikanın çok çile çekmiş, doğal kaynakları sömürülmüş ve bunların olabilmesi için faşist diktatörlerin çizmeleri altında ezilmiş insanların acıklı öyküsü gelir aklıma. Onları okurken ve dinlerken hep gözlerim buğulanır. 1970’lerin başında sefalete ve sömürüye, doğal kaynaklarının ve emeklerinin çalınmasına isyan eden Şili’ler en demokratik yollarla, seçimlerle, sosyalist Başkanları Salvador Allende’yi seçmişler ülkelerinin yönetilmesi için. Sanatçılar, sporcular, şairler, ozanlar, yazarlar, profesörler herkes desteklemiş Allende’yi... Sadece üç yl dayanmış ülkenin tekrardan kanını emmeye çalışanlar ve yerli işbirlikçileri. Ordunun başındaki faşist General Pinochet’e yaptırdıkları darbe ile 11 Eylül 1973’te ülke yönetimine el konulmuş. Sosyalist Başkan, “ülkeden ayrıl, canını kurtar” teklifine karşı “bunu ancak senin gibi diktatörler yapar, isterseniz gelin alın” demiş diktatöre. Savaşmış, cuntacıların silahlarından çıkan ölüm kusan kurşunlarıyla, son nefesini verene kadar halkının seçip gönderdiği yerde, La Moneda’da... Ve sırayla binlerce kişi işkenceden geçirilmiş, katledilmiş on yıllar boyunca Şili’de. Bunların futbol ile ne alakası var diyebilirsiniz? İşte aşağıda okuyacağınız bu yazı size bunun hikâyesini anlatacak...
1974 yılında Almanya’da yapılacak Dünya Kupası elemelerinde Şili ile SSCB baraj maçlarında eşleşirler. İlk maçın golsüz sona ermesi üzerine hangi ülkenin milli takımının finale kalacağının belirlenmesi 21 Kasım 1973 de gerçekleşecek rövanş maçına kalır. Rövanş maçı Şili’de yapılacaktır. Şili’de 11 Eylül 1973’te gerçekleştirdikleri kanlı darbenin ardından iktidar koltuğuna oturmuş askerlerin de dayatmasıyla Şili Futbol Federasyonu, rövanş maçının Ulusal Stadyum’da (Estadio Nacionale) oynanması için FİFA’ya başvuruda bulunur. FİFA başvuruyu kabul eder. Böylece daha kan lekelerinden yeni temizlenen Ulusal Stadyum kullanıma açılmış olacaktı. O stadyumda 40 bin kişi işkenceden geçirilmiş ve öldürülmüştür. Nice yiğit devrimciler, sanatçılar, ozanlar, anneler, çocuklar orada can vermemiş gibi, sahada top koşturulacaktı. Bunun üzerine Sovyetler Futbol Birliği FİFA’dan maçın başka bir ülkede oynanması talebinde bulunur. 2 ay boyunca insanların işkenceden geçirilip öldürüldüğü ve son olarak 7 Kasım gününe kadar devam eden işkencelerin üzerinden henüz 2 hafta bile geçmeden, Şili halkının kanıyla sulanmış bir stadyumda maç yapmalarının insani ölçülere sığmayacağını belirtirler.
Filmi tekrar başa sarıyoruz. Şili Stadyumu, Eylül 1973… Şili’de seçimle işbaşına gelen Sosyalist Allende’yi devirmek için yapılan ABD destekli faşist darbe gerçekleştikten sonra sokaklardan, evlerden, işyerlerinden, üniversitelerden toplanan insanlar daha önceleri mitingler, konserler ve futbol maçları için geldikleri stadyumda bu kez zorla sahaya sokuldular. Zorla, ite kaka, elleri-gözleri bağlanarak… Tedirgin olmakla beraber daha çok öfkeliydiler. Geçen her dakika bir kurşun sesi ile beraber bir Şilili çimlere kapanıyor, her dakika yürekler saat gibi atıyor, uğultu artıyordu. Stadyumda sorumlu olarak Pinoche’nin sağ kolu olan Albay Mario Manriquez Bravo bulunuyordu. Bravo, her türlü yetki ile donatılmış, sınırsız kurşun saçma, dilediği işkenceyi yapma hakkına sahipti. Binlerce insanı stadyumda toplayan Bravo, vakit kaybetmeksizin yetkisini kullanmanın peşindeydi. Zira o Pinochet’in sağ kolu olmasının yanı sıra darbeci zihniyetin sadık bir köpeği, kraldan çok kralcı bir dalkavuktu. Ancak Bravo için işler yolunda gitmedi. Elindeki silaha güvenen Bravo karşısında en ufak bir direniş kıpırtısı olamayacağına derin bir güven duyuyordu. Ancak gözden kaçırdığı nokta stadyumdaki devrimcilerin de silahlı olduğuydu. Silahları yürekleri, elleri, gitarları olsa da… Psikolojik savaş taktiklerinde sözde usta olan eğitimli katil, duyduğu rezil özgüven yüzünden hazırlıksız yakalanmıştı. Stadyumun sessizliğini yırtan bir ses duyuldu… Ses Bravo’yla dalga geçiyordu adeta. Yumuşak, kadife gibi ama bütün stadyumu dolduran bu ses “Venceremos-Kazanacağız!” diye haykırıyordu. Bravo gerildi, kızardı, sesin geldiği yere doğru yöneldi. Ancak sesin yönü karıştı. Çünkü bir anda stadyumda toplanmış yürekler bütün güçleri ile, hatta Victor Jara’nın o güzelim sesini de bastırarak haykırmaya başladılar…

12 Eylül 1973 günü Latin Amerikalıların şarkılarını hâlâ dilerinden düşürmedikleri Victor Jara’yı ölüme götüren günlerin başlangıcı olur. Şilili eğitmen, tiyatro yönetmeni, şair, şarkıcı ve müzisyen Victor Jara faşist darbenin ardından ders verdiği Teknik Üniversite de (bugün Santiago Üniversitesi) tutuklanarak “Estadio Nacional de Chile”ye (Şili Ulusal Stadı) götürülür.
Şili Üniversitesi’nde tanıştığı “Yeni Türkü” akımının kurucusu Violetta Parra ile müzik çalışmalarını sürdüren, şimdilerde “protest müzik” denilen türün en iyi örneklerini besteleyen, fabrikalarda, tarlalarda, okullarda dilden dile dolaşan şarkıların hüzünlü sesi Victor Jara’dır tutuklanan. Müziğini şu satırlarla dile getirir Victor Jara: “Violeta Parra’dan teslim aldım bu duyguyu. Yapmakta olduğumuz şeylerin kıtasal değeri olduğuna, kitleleri sürüklediğine inanıyorum. Devrimci şarkı, devrimci güçtür. Bütün üçüncü dünya ülkelerinde sözü geçen güçlü bir silah…”
15 Eylül 1973… Victor Jara’nın ölümüne saatler vardır. Son şarkısı “Şili Stadyumu”nu bestelemektedir Jara. Tutsaklar öldürülmekte, işkenceden geçirilmektedir. Birden Şili Ulusal Stadyum’unu dolduran binlerce devrimci tutsak arasında bulunan Victor Jara, gitarıyla “Unidad Popular”ın ünlü şarkısını, Venceremos’u söylemeye başlar:
Stadyumda binlerce devrimcinin hep bir ağızdan söyledikleri bu şarkı, stadın en yüksek rütbeli gestapo subayı, Pinochet’in sağ kolu, işkenceci Albay Mario Manriquez Bravo’yu öfkelendirir. Havaya ateş emrini verir. Stadyum mermi sesleri ile inlerken şarkı hâlâ devam etmektedir. Ateş kesildikten sonra, şarkıyı söyleyeni aramaya başlayan askerler Jara’yı bulurlar ve gitarını çalamaması için önce ellerini kırarlar. Ancak Jara, şarkıyı söylemeyi sürdürmektedir. Sonra da dilini keserler... Jara’nın katili olarak tarihe geçen “Prens” lakaplı Edwin Dimter Bianchi, Jara’nın kafasını dipçikle parçalarlar. Bedenini delik deşik eder. Yetmez… Kollarını keserek tribünlerin önüne asarlar. Jara artık direnişin simgesi olmuştur. Elbette söylediği şarkı “Venceremos” da… Victor Jara’nın işkence edilmiş, 44 mermiyle delik deşik edilmiş bedeni dört gün sonra Santiago Mezarlığı yakınında bulunur ve eşi Joan tarafından toprağa verilir.
Inti Illimani yürekten bağlı olduğu Şili halkı için var gücüyle “El Pueblo Unido Jamas Sera Vencido” (Birleşmiş halk asla yenilmeyecek!) diye haykırıyordu ayni gün İtalya’da… Inti Illimani gurubu faşist darbe günlerinde İtalya’da turnede olduklarından hayatlarını kurtarırlar ama can dostları Victor Jara ve halklarının çektiklerini öğrendiklerinde yürekleri yana yana konserlerine devam ederler. Ülkelerine ancak 15 yıl sonra 1988’de 350 bin kişilik muhteşem bir karşılama sonrası dönebilirler.
Santiago’da görev yapan Pravda muhabiri Vladamir Gernisev, Jara’yı ve katiller sürüsünü şu sözlerle anlatıyordu: “Victor Jara dudaklarında şarkıyla öldü. Onu yanından hiç ayırmadığı refakatçisiyle, gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler. Ve şarkı söylemeye başladı. Öbür tutuklular, gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen melodiye eşlik etmeye başladılar. Sonra bir subayın emri ile askerler Victor’un ellerini kırdılar. Artık gitar çalmıyordu, ama zayıf bir sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve diğer tutuklulara ibret olsun diye ellerini kesip tribünlerin önüne astılar.” Binlerin tanıklığı önünde Ulusal Stadyum’da katledilen Jara’nın dilsiz cesedi daha sonra bir çöp kutusunda bulundu. Jara gibi katledilen yüzlerce insan ise uçaklardan atılarak şehre yağdırılmıştı. Binlerin katledildiği Şili faşist askeri darbesinin sonucunda Pinochet iktidara kuruldu. Ancak ABD kuklasının bütün çabalarına rağmen Şili’de katledilen binler ölümsüzleşti. Allende’nin son nefesini verene dek elinden düşmeyen silahı ile, Jara’nın zaferi müjdeleyen sesiyle, darbecilere karşı sokak aralarında sürdürülmeye çalışılan direnişle, katledileceğini bile bile af dilemeyen yüzler ile, Şili’nin her bir toprak parçası ve özellikle Ulusal Stadyum mezbahası direnişin, özgürlük mücadelesinin ve inancın simgesi oldu…
Victor Jara’nın katillerine ne oldu diye merak ediyorsanız söyleyelim. “İnsan haklarının komünistler tarafından yapılan en başarılı propaganda olduğunu” iddia eden, binlerce devrimcinin katili, halk düşmanı Pinochet, 10 Aralık 2006’da 91 yaşındayken geçirdiği kalp krizinin sonucunda öldü. İlahi adalet olsa gerek “İnsan Hakları Günü”, 10 Aralık yaşadığı son gün oldu. Darbenin ilk yıllarında “süngü zoruyla” yapılan düzmece halkoylamasında yüzde 90 oranında oranıyla kendisini “devlet başkanı” ilan eden Pinochet, yaşamının sonuna dek bütün dünyanın lanetlediği bir faşist olarak yaşadı.
Pinochet’in sağ kolu olan Albay Mario Manriquez Bravo’ya gelince… Albay Bravo cinayetlerini işlediği 1973 yılından uzun yıllar sonra, 2004 yılında dava açılan davada yargılanmaya başladı.
Victor Jara’yı makineli tüfekle tam 44 kurşunla öldüren “Prens” lakaplı katil Edwin Dimter Bianchi"ye gelince… O henüz yargılanmadı. Hâlâ Çalışma Bakanlığı’nda çalışmakta. Şilili devrimciler ABD"nin “Amerikalar Okulu’nda” eğitim gören subaylardan biri olan Bianchi’nin yargılanması için mücadele etmekteler…
Ve 29 Mayıs 2009... Hala daha Victor Jara’nın karısı ve devrimci Şili’ler ülkelerini felakete sürekleyen darbeci faşistlerin izini sürmektedirler... Suçlanan ve şu anda 54 yaşında olan Jose Adolfo Paredes Marquez o zamanlar askerdi. Victor Jara, General Augusto Pinochet'in faşist askeri darbesinin ilk günlerinde toplanan binlerce insanın arasındaydı. Yargı otoriteleri, ailesi tarafından yeni kanıtların sunulmasından sonra geçen yıl Victor Jara'nın ölümüyle ilgili soruşturmayı yeniden açtı. Eşi, Joan, mahkemenin kararıyla ilgili olarak: “başka sorumlular da var - işkence ve idam emrini verenler” dedi.
Ve gelelim tekrar futbola... Maçı Santiago Ulusal Stadyumunda oynamak istemeyen Sovyetler Birliği’ne FİFA’nın yanıtı ise oldukça hızlı olmuştur!. FİFA Sovyet milli takımını bir tercih yapmaya çağırır. Ya binlerce insanın katledildiği o sahaya çıkacak ve top oynayacaklardı, ya da kupadan ihraç edilmeyi göze alacaklardı. Sovyetler Futbol Birliği bunun üzerine FİFA’yı protesto eden ve Şilili yoldaşlarının anısına saygısızlık yapmayacaklarını bildiren bir açıklama yaparak şampiyonadan çekilir. 27 Ekim tarihinde Sovyet Futbol Federasyonu FIFA’ya şu telgrafı çeker:
“Şili’de faşist bir ayaklanma sonucunda yasal hükümetin devrilmiş olduğu ve ülkede kanlı bir terör ve baskı rejiminin hüküm sürdüğü herkesçe bilinmektedir. Santiago Ulusal Stadyumu futbol müsabakası oynanabilecek bir mekân olmaktan çıkarılmış, Şilili yurtseverlerin işkence gördüğü bir toplama kampına dönüştürülmüştür. Sovyet sporcuları Şilili yurtseverlerin kanıyla bezenen bir stadyumda spor karşılaşmasına çıkmayı reddeder.”
FİFA’nın ne ilk ne de son ayıbı! 11 kişi ile futbol maçı...
Bu girişim üzerine FIFA ‘Estadio Nacional’(Ulusal Stadyumu) incelemek üzere Şili’ye bir heyet gönderir. FIFA heyeti incelemeleri sonucunda “stadyumun çimlerinin futbol oynamaya elverişli; sahanın ölçülerinin teknik standartlara uygun ve seyircilerin tribünlerinin düzenli ve temiz” olduğuna dair bir rapor verir ve Santiago Ulusal Stadyumu’nda “politik tutukluya rastlanmadığını, sadece hüviyetleri tespit edilememiş olan bazı şahısların alıkonulduğu”nu belirtir. Sovyet takımı bu şartlar altında Şili’ye gitmez.
21 Kasım günü maç saati geldiğinde sahada sadece 11 kişi yani sadece Şili milli takımı vardır. Bir kısmı yürekleri kanayarak da olsa adım atmışlardı o sahaya. Herbirinin ailesinden ya da çevresinden en az bir kişinin kanı vardı Ulusal Stadyum’da… Bir kısmı adım attığı anda gözyaşlarına boğulur. Yanlış olduğunu yürekten bilmelerine rağmen Pinochet’in kılıcının saldığı korku ile rakipsiz kaldıkları boş sahada topa koşarlarken, ayaklarının altında kanla beslenmiş sahanın çimleri değil, onurları eziliyordu. Oysa o stadyumda daha 15 gün öncesine kadar nice katliamlar yaşanmış, işkenceler yapılmıştı… Maç, saatinde başlatılır. Şilili forvet oyuncuları birkaç pasta Sovyet ceza sahasına girerler ve boş kaleye gollerini atarlar. Şilinin Süper Starı Carlos Caszely'de ayni sekilde maça çıkmış ama yerinden kımıldamamıştır... Böyle bir maç aslında unutulmaz.. O gün maça sivillerin gitmesi de yasaklandığından sadece 15 bin asker ile sınırlı kaldı bu unutulması imkansız olan maç...
Şili teknik adamı aslında maçı oynamak istemiyordu ama Avusturyalı hakem Erich Linemayr bu maçın başlaması gerektiğini belirterek elbette kura atışı olmadan maçı başlatan düdüğünü çalar.. Şilili forvetler Carlos Reinoso, Julio Crisosto ve Kaptan Francisco "Chamaco" Valdes kendi aralarında topu biraz çevirdikten sonra en son olarak kaptanlarının dokunusu ile “bir-sıfır” öne geçirir.. Ve belki de dünya tarihinde en kısa süren maç olarak tarihe geciyordu zira oyunu başlatacak olan oyuncu yoksunluğu nedeniyle maç sona eriyordu..
Maç, santra yapılamadığı için bu tek golle sona erer: Şili 1 - Sovyetler 0. Ama FİFA maçı hükmen 2-0 Şili’nin galibiyeti ile tescil eder. 1974 Dünya Kupası finallerine o dönemki adıyla Batı Almanya’ya Şili gider böylece!
VE futbolun, kuşkusuz, sadece yirmi iki oyuncunun karşılıklı oynadığı, taraftarların izlediği ve doksan dakikadan ibaret bir oyun olmadığı, bu maç ve onun hikâyesi ile tekrardan kanıtlanır.


Dünya Dönüyor, Avrupa Duruyor

İkinci turların başlayıp, maç sayısının günde ikiye düşmesi tüm futbolseverlerin moralini bozarken, önceki yazılarda ve özellikle internet ortamlarında sürekli övdüğüm 4 takımın da (Uruguay, Meksika, Gana, Şili) 2. tura çıkması beni inanılmaz mutlu etti. Bu takımlara ABD ve Paraguay gibi takımların eklenmesi, futbol ekseninin Avrupa'dan Amerika kıtasına doğru kaydığını gösteriyor bizlere. Aynı zamanda son Dünya Kupası finalistleri İtalya ve Fransa takımlarının gruplarını sonuncu bitirmeleri de bence bizlere şunu net bir biçimde ortaya koyuyor: Artık tüm takımlar aynı seviyelerde olduğundan, aradaki farkı istek, arzu ve hırs gibi mental faktörler belirliyor.
Fransa'dan bahsedecek olursak, elenmeleri beni zevkten dört köşe ederken, aynı zamanda üzdü, zira benim canım İrlanda'mı haksız bir şekilde, son dakikada el ile attıkları gol sayesinde kupa dışına itmişlerdi. Fransa'nın fersah fersah ötesinde bir top oynayan İrlanda'nın en iyi jenerasyonunun bu kupada boy gösterememesidir beni içten içe üzen.
Dediğimiz gibi, hırs ve istek takımları üst turlara doğru ilerletiyor. Yazıyı kaleme aldığım dönemde favorim Uruguay, Güney Kore'yi çok zevkli bir oyun sonunda eledi. Öte yandan, geçen Şubat ayında birçok maçını izlediğim ve en sevdiğim Afrika takımı olan Gana, ABD'yi güzel bir maç sonucu evine gönderdi ve Uruguay'ın rakibi oldu. Kupa öncesi Gana dediğimde bana deli gözü ile bakanlar şimdi Gana’nın oyunundan zevk alıyorlar, yere göğe sığdıramadıkları da Annan, Gyan gibi adamlar. Halbuki, bundan 1 ay önce, "Essien bile yok lan, puan bile alamazlar" diyorlardı aynı insanlar.
Gönlümüzün en kahraman takımı Şili de elendi. Turnuva başından beri gerçek anlamda “desteklediğim” takım evine döndü. Alexis Sanchez, Suazo ve arkadaşları eminim bir sonraki turnuvaya çok daha iyi bir durumda gelecekler. Hele bir de Marcelo Bielsa takımın başında kalırsa, Şili futbolunun önü çok açık. Bielsa’nın Ömer Üründülün kelime haznesinin kat be kat fazlası bir futbol kitabı arşivi var, böyle adamlar bizlere içimizdeki çocuğun ölmediğini bağırırcasına “Bu Kupa’dan zevk almaya bakın” diyor.
İngiltere başka bir hikaye. 1966 yılında yaşanan olayın intikamıymış, da öyle, da böyle. Maçın seyri o gol verildiği takdirde değişebilirdi, ama Almanya yine bu maçı alırdı gibi geliyor. Belki böyle bir fark oluşmazdı ama, yine de Almanlar bir üst tura çıkardı. Beni de İngiltere’nin turu geçememesi değil, Almanların çıkması üzdü zaten. O kadar güzelim Güney Amerika takımları içinde kalkıp da Almanya-Brezilya finali görmek istemiyorum.
Bu arada, "Biliyor musunuz" başlığı altında sunu belirtmek istedim: FutbolPedia sayfalarımızda bahsettiğimiz Şili hikayesi hakkında KKTC basınından bir kişiden bile olumlu/olumsuz yorum gelmezken, ayni yazının baştan sona Lig Radyo'da yer bulduğunu, isimlerimizin, gazetemizin adı zikredilerek bizlere bu güzel yazı için teşekkür edildiğini, biliyor muydunuz? Kime söylüyorum ben…