27 Şubat 2009 Cuma

Kewell, Kalçadan çıkan şut, Sabri ve Tren masrafları


Maç öncesi METİN gibi oynayın dedim, facebook üzerinden...
Gelen yorumlar ile herkesin de benimle aynı arzuda, aynı beklentide olduğunu anladım...

Taktik vermesi imkansızdı Büyük Kaptan'ın... O sadece 'ruh' vermiştir bu takıma. Zira Arda'da ve Sabri'de bu apaçık ortadaydı...

Büyük Kaptan'ın, Kewell'ın ''science-fiction'' golü sonrası sevinci beni benden aldı...

Hay Vişne'ye çalan kırmızısıyla, turuncudan tok sarısına kurban olduğum Aslanım...
Yine yarın parayı basacağız 'Streptiles'lere, nedeni ses kısılması...

İskoç hakem fena değildi... Burada bayağı eleştiri alan bir hakem değil zaten...
Sadece Lincoln'un atağını kesti bir pozisyonda..

Tamam arkadaş, Londra'dakiler maç biletlerini alıyor.
Ben Glasgow-Londra uçak biletini gidiş dönüş 30 pound'a buldum zaten.
Londra-Hamburg 11 saat tren, gidiş-dönüş 135 pound.
Parçalı'yı giyip, gideriz.

Presentation heba olacak ama, bir şekil hallederiz...

66-19-66-55...

Sabri, gözümde bir sezonluk kredi kazandı.. Bu sezon Sabri'nin hiçbir şutuna laf yok artık...

Kewell, şut öncesi sağ ayağın pozisyonuna bakmak gerek. Premier League golü adeta. Tüm gücü kalçadan çıkarmış... Oz büyücüsü...

25 Şubat 2009 Çarşamba

Marc Crosas




Bu arkadaşla tanıştım bugün. Kendisi Katalan... O yüzden Real Madrid-Liverpool maçında Liverpool'u destekliyordu...
Çok kafa bir adam.
Şımarıklık yok.
20 yaşında, Barcelona altyapısında yetişmiş..
Lyon'da kiralık oynadıktan sonra şimdi Celtic'te...
Messi, Bojan gibi adamlar ile aynı altyapıdan gelme. Barcelona'ya geri dönme opsiyonu var. Gelecekte yıldız olabilir...


2 hafta sonra bir söyleşi yapmayı düşünüyorum kendisi ile...
Dediğim gibi kafa adam, yaşı benden küçük olduğu için 1-2 biradan sonra Marc aşağı Marc yukarı olduk...




MTG atkısıyla fotoğrafını çekmezsem, bana da Garga demesinler...

24 Şubat 2009 Salı

FutbolPedia 19



Bunlar ne yer, ne içer?



D.K: Yazıma başlamadan önce geçen haftaki ders + proje bunalımından dolayı “kafa kaşıma” olarak adlandırılan eylemi bile yapamadığımdan yazı yazamadım, herkesten özür dilerim. Bu hafta futbol ile ilgili ama biraz da coğrafi konumların tartışılacağı bir konu üzerinde tartışmaya karar verdik Okan abimle.
Bazı insanlar vardır, ki bu kesimin çoğunu bayanlar oluştursada aradan birkaç erkek de çıkabilir, “Hangi takımı tutuyorsun?” sorusuna cevap olarak “Milli Takım” derler. Beni de sinir ederler. Peki şu güzel adamızda, sizce bu tip bir insanoğlu var mıdır? Bence yoktur. KKTC Milli Takımımız, bir yılda kaç maç yapar ki? 1, bilemedin 2...
KKTC Milli Takımı, resmi ismi Nouvelle Fédération-Board olan, ingilizcesi New Football Federations-Board olarak çevrilen, türkçe meali ise Yeni Futbol Federasyonları Birliği olan, resmi olamayan ismi ise Non-FIFA Board, yani Fifa’ya üye olmayan, olamayan ülkeler birliğinin üyesi...
Kısa ismi N.F Board olan birlik, 12 Aralık 2003 yılında, FIFA’ya üye olmayan birlik, devlet ve federal yapıların futbol oynama ve birbirleri ile maç yapma haklarını kendilerine verme amaçlı kurulur. Şu anda içinde 32 üye barındıran N.F Board, bugüne kadar KKTC’nin şampiyonluğu ile sona eren 2006 FIFI World Cup (FIFI- Federation of International Football Independents), ve Padania’nın (Sapmi) kazandığı VIVA World Cup 2008, ve KKTC’de düzenlenen ve KKTC’nin şampiyonluğu ile sona eren ELF Cup gibi organizasyonları düzenler.
Peki bu turnuvalar katılan, bizim dışımızdaki takımlar hangileridir, bu insanlar kimdir, ne yerler, ne içerler... Kısaca buna bakalım...
KKTC dahil, N.F Board’a üye olan ülkeler; Chechnya, Gozo, Monaco, Occitania, Padania, Provence, Republic of Saugeis, Romani Nation, Sapmi, Sardinia, Sealand, Lower Saxony, Wallonia, Casamance, Maasai, Somaliland, Güney Cameroon, Batı Sahara, Zanzibar, Arameans Suryote, Chagos Adaları, Kürdistan, Güney Moluccas, Tibet, Batı Papua, Greenland, Easter Adası, Kiribati, Gibraltar, Republic of St. Pauli ve Yap... Bu ülkelerden kaç tanesini daha önce futbol dışı bir konuda duydunuz? Belki Tibet, Kürdistan ve Sealand... Daha fazla değil...
Bu takımların hepsini anlatmamız bir Spor Eki’ni doldurur sanırım... Ondan dolayı KKTC’nin maç yaptığı ülkelere ağırlık vermek istiyorum...
Bu ülkelere başlamadan önce Sealand ismine dikkatinizi çekmek isterim. Geçen haftalarda deniz içinden yağ, petrol ve gas çıkarmak amaçlı kurulmuş ‘Offshore Platform’ları hakkında bir proje hazırlığı yaparken karşıma çıktı Sealand. Bu ‘yer’, bir petrol paltformu, denizin içinde ve üstünde en fazla 10 kişi yaşayabiliyor. Bir Prenslik rejimi süregeliyor ve kendi paraları, pasaportları ve hediyelik eşyaları var. Yurtdışında yaşayan bir çok sporcu tarafından temsil ediliyorlar. Çok enteresan bir yapı. Adamın teki eski bir platformu satın alıyor, ve kendi prensliğini kuruyor. Aklıma yatmadı değil...



Sıradaki ülke Zanzibar... Almanya’da düzenlenen 2006 FIFI World Cup’ta karşı karşıya geldik onlarla. Batı Afrika’da Tanzanya’nın yanında bulunan bir cumhuriyet. En ünlü vatandaşı ise Zanzibar’da doğmuş olan Queen’in efsane solisti Freddie Mercury...
1962’de Afrika Uluslar kupasında mücadele etme şansı kazanan ancak turnuvaya katılamayan takım, o günden sonra uluslararası maç yapamadı. FIFI Cup’a A takımı ile gelen ve finalde, penaltılarda KKTC’ye 4-1 mağlup olan Zanzibar, ELF Cup’a ise 20 yaş altı takımını göndermiş ve 5-0 mağlup ayrılmış bizim millilere karşı. Renkleri sarı-siyah ile yeşil-beyaz.
Tibet... Pekin Olimpiyatlarında iyice reklamını yapan Tibet, 2001 yılında Milli Takımı’nı kurmuş. FIFI Cup’ta karşılaşmadığımız Tibet’i, ELF Cup’ta 10-0 ile ağır bir yenilgiye uğattık. Yaptıkları 13 maçtan sadece bir galibiyetle ayrılan ve lakapları ‘Yasaklanmışlar’ olan Tibet, kendini bu arenada ıspatlamaya çalışmaya devam ediyor.
Greenland ise Grönland’ın oralarda bulunan bir yapı. 1980’li yıllarda Faroe Adaları gibi şu anda FIFA içinde yer alan takımlar ile maç yapabilen Greenland, daha sonra ülkemiz gibi bunlardan mahrum kalmış. Greenland KKTC’deki ELF Cup’a katıldı fakat KKTC ile maç yapma şansı bulamadan elendi. En ünlü oyuncuları Danimarka 2. Liginde oynayan ve aynı zamanda bir diş hekimi olan Niklas Kreutzmann. Greenland ile tek maçımızı FIFI Cup’ta yapıyoruz ve Ali Oraloğlu’nun golü ile onları 1-0 mağlup ediyoruz.



Crimean Tatarları Ukrayna’ya bağlı bir topluluk. İlk milli maçlarını 2006 yılında KKTC ile yapıyorlar. İlk maçtan 3-1, ikinci maçtan ise 5-0 mağlup olarak ayrılıyorlar. Federayonları gönüllü olarak çalışıyor. Yani patırtı gürültü, seçim kargaşası yok. Her şey Tatarlar için... Bizde de olsa, ama...
Son olarak Gibraltar, yani Cebelitarık. Onların hikayesi ilginç. 1923 yılında kuruluyorlar. İlk maçlarını Sevilla’ya karşı oynuyorlar. FIFI Cup yarı finalinde karşı karşıya geldiğimiz Gibraltar’ı 2-0 mağlup etmiştik. 25 Ağustos 2006 yılında Gibraltar’ın UEFA üyeliği kabul ediliyor fakat Ekim 2006’da askıya alınıyor. Daha sonra Aralık 2006’da Gibraltar’ın UEFA üyeliği için kabul edildiği, oylamaya gidileceği açıklanıyor. Yapılan oylamada 52 oyun sadece 3 oyunu alabilen Gibraltar’ın hayalleri suya düşüyor. Onların önündeki en büyük engel ise İspanya. Gibraltar’ın üyeliğine ilk etapta sıcak bakan UEFA, İspanya ‘eğer Gibraltar UEFA üyesi olursa bizde maçlarımızı boykot ederiz’ deyince iş değişmiş tabii...
Kürdistan ile maç yaparsak Türkiye nasıl tepki verir bilemiyorum. Düşünmek bile istemiyorum. Düşündüm de... Yok yok, düşünmek bile istemiyorum.
Sonuç olarak sanki KKTC Milli Takımının bu durumu iyi gibi... Her turnuvada şampiyon oluyoruz. Endüstriyel futbol karşıtı bendeniz, sanki UEFA KKTC’yi alırsa, o amaç, o direniş, o mücadele ve futbol oynama arzusu kaybolacakmış gibi geliyor bana... Şu andaki tek amaç futbol oynamak. Ama UEFA üyeliği söz konusu olduğunda iş değişecek, siyaset konuşacak... Sahi, olası bir anlaşmada nasıl bir Milli Takım olacak Okan abi?




OD: Geçen haftadan başlayacak olursak senin yokluğunda ben de iyi fırsat bulup tüm sayfayı işgal etmiştim doğrusu Deniz... Aman bu işgal lafını çok da telefuz etmeyim herkes siyaset yaptığımı sanacak. Gerçi NF Board üyesi ülkelerin çoğu bu şekilde kendi aralarında bir araya gelip bu oluşuma da gitmiş de olabilirler! Ben yine de kısa keseyim bu işgal meselesini.
Forzaliverno sitesine bir göz atıyorum NF Board'la ilgili ama benim bırakmaya çalıştığım yerden onlar devam ediyor. Endüstriyel futbola meydan okuyan Liverno'nun Türkiyedeki fanatiklerinin sitesi tam bir NF Board hayranı aslında. Bakınız sitede 3 Temmuz 2008 tarihinde ne diyor bu endüstriyel futbol karşıtı sosyalist yoldaşlarımız:
'VİVA Dünya Kupası: FIFA ve BM’nin tanımadığı ya da emperyalist ülkeler tarafından işgal yönetimi altında tutulan azınlık ülkelerinin futbol turnuvası olduğunu biliyor muydunuz?
VIVA Dünya Kupası, NF-Board tarafından düzenlenen, FIFA üyesi olmayan takımlara düzenlenen özel turnuvadır. Turnuvanın her 2 yılda bir düzenlenmesi kararlaştırılmıştır. İlk turnuva, 2006 yılında Oksitanya’da düzenlenmiş ve turnuvayı Sápmi (Padania)kazanmıştır.
Bu turnuvaya tanınmayan KKTC gibi Kürdistan’da katılmakta… Ama bu sene KKTC katılmıyor. Malum ada birleşiyor ve KKTC diye uluslararası tanınmak istemiyorlar artık.
Durumu Radikal Gazetesi’nin bugünkü haberiyle destekleyelim:
GALLİVARE - Futbol severler Avusturya ve İsveç’te düzenlenen 2008 Avrupa Şampiyonası’yla milli takımların ayak topu müzadelesine doymuşken, yeni bir turnuva kapıda. Bu kez milli devletleri bulunmayanlar yeşil sahalarda kozlarını paylaşacak. İsveç’in Laponya bölgesinde BM’de resmen tanınmayan diyarlarla özerk bölgelerin turnuvası olan ‘Viva Dünya Kupası’ 7 Temmuz’da başlıyor. Organizasyonunu 2003’te kurulmuş tanınmamış ülkeler futbol federasyonunun NF-BOARD (Yeni Futbol Federasyonu) yaptığı turnuvaya katılması kesinleşenler şöyle:
"Sovyet döneminde Kola Yarımadası’na sürülmüş Samilerin yılda bir gün güneşin batmadığı Laponya’sı, neo-faşist Umberto Bossi’nin bir türlü İtalya’nın elinden koparamadığı kuzdeydeki Padanya (Sapmi), hileli seçim sonrası Endonezya mandası yapılan Vanuatu (Batı Papua), her daim kaynayan Irak Kürdistan’ı, Süryaniler’in Bethnahrin’i ve Fransız Riviera’sının batısındaki Provence futbol takımları. Bir de katılması umulanlar var: Queen’in efsane solisti Freddy Mercury’nin yurdu Zanzibar, Çin işgalindeki Tibet, Yugoslavya dağılınca turistik cazibesi yüzünden Hırvatistan tarafından kapılan Rijeka, Malta’ya bağlı Gozo Adası, Tanzanya ve Kenya arasında kafasına göre takılan Maasai kabilesi ve Danimarka’nın özerk bölgesi Grönland.
İlk maç Kürtlerle Samiler arasında
İlk maçın tarihi ve rakipler de belli. Samilerle Kürtler başlama vuruşunu 7 Temmuz’da Gallivare Stadyumu’nda yapacak. Viva Dünya Kupası’nın FIFA organizasyonu gibi mutluluk veren resmi içeceği, paraya ihtiyaç duyulunca cebinizde bitiveren kartları ve havai fişek gösterileriyle tapınaklaşan stadları olmasa bile, hazırlık maçları ve milli takım renkleri mevcut. Padanya, 7 Mayıs’ta İtalya’daki aşırı sağcı Kuzey Birliği’nin lideir Umberdo Bossi’nin de izlediği hazırlık maçında Tibet’i 14-2 yendi.



NF-Board, ilk Viva Dünya Kupası’nın 2006’da KKTC’de düzenlemek istemişti. Gel gör ki KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer talepleri karşılanamaz bulunca, kupa organizasyonunu Albert Camus, Eric Cantona gibi ünlülerin memleketi olan ve resmen Fransa’ya bağlı Oksitanya’ya taşınmıştı. Kasım 2006’daki ilk randevuda Samiler kupayı kazanmıştı. 2008 Viva Dünya kupası’nı kazanacak takıma 90. yaşını kutlayan Afrika’nın bağımsızlık sembolü Nelson Mandela Kupası verilecek.
Ayrıca Samiler ve Kürdistan bayanlarıyla da turnuvaya katılıyor,turnuva sadece tanınmamış ülkeleri değil kadınları da tanıyor,FIFA örnek alır mı dersiniz….'

FutbolPedia 18





Futbolda Kuralların Değişmesi Nasıl Oluyor ve son önerilen değişikler nelerdir?

Futbolu Britanyalıların icadından beri yaklaşık 127 küsur yıl geçmiştir. Dile kolay tam bu kadar yıldır büyük bir disiplin içinde oynanan futboldan bahsetmek. Uluslararası Futbol Birliği İFAB futbolda oyun kurallarını görüşmek üzere her yıl muntazaman toplanıyorlar. Bu yıl Kuzey İrlanda yapacaklar toplantılarını. Toplantıya FİFA'dan 4 temsilci katılırken, İngiltere, İskoçya, Galler ve İrlanda federasyonlarından da birer temsilci katılacak. Yani dünya bir yana Britanyalılar bir yana! En az 6 temsilcinin oyu ile kuralları değiştirmek mümkün iken Britanyalıların isteği olmadan futbolda birşey değiştirmek mümkün değildir. Yani futbolu icat edene saygı 127 yıl sonra bile devam ediyor kısacası. Muhafazakar Britanyalıların da kolay kolay değişikliklere kapı açmadığını biliyoruz. 210 ülkede futbolun nasıl ounanacağını belirleyen kurallar 28 Şubat'ta İrlanda'da yine masaya yatırılıyor.

Son yıllarda yapılan değişiklikler nelerdi diye kısaca benim aklıma gelenleri saymadan önce şunu söylemek gerekirse yapılan değişiklerde futbolun süratinin azaltılmaması üzerinde durulan mutabakata varılan konuların başında gelmektedir. Değişiklik nasıl olacaksa olacak ama sürat azalmayacak. Bir de hakem hatalarını asgariye indirecek tedbirler düşünülerken burda hakemle video-televizyonu karşı karşıya getirmemeyi düşünüyorlar. Yani Şansal ile Erman hoca muhabbeti olmadan futbol sahada bir çift gözle oynanmaya ve karar verilmeye devam edecek gibi.

Son yıllarda benim aklıma gelen en önemli kural değişikliği pek de oyuna etki etmeyen ama takım antrenörlerine dolaşabilecekleri alanı çizgilerle sınırladıkları alan geliyor. Ki bu kural değişikliği olmasaydı Fatih Hocanın artistik hareketlerini ve şovlarını zaptetmek kolay olabilirmiydi? Aksi takdirde tüm sahayı şov alanına çevirirdi. Diğer değişen kurallar maçların birden fazla topla oynanması, 4. hakemin olması, ilave sürenin netleşmesi hatta daha gerileregidecek olursak oyuncu değişikliklerinin ikiden üçe çıkması...

Bunlardaki mantık hep oyunun hızlanması, çalınan sürelerin azalması veya oyuna eklenmesi gibi bir mantıkla oluşan değişiliklerdir. Eskiden tribünlere giden top için dakikalarca beklenirdi, galip takımın tribününe gidersede de top kolay kolay geri gelmeyebilirdi. Oyuncu değişikliği için oyun durur yan haken dakikalarca evrak inceler, kramponların altına üstüne bakardı gibi...

Şimdi önerilen değişiklikler...

Devre arası 15 dakikadan 20 dakikaya çıkabilecek mi? Bu değişiklik hem futbolcular hem de seyirciler için düşünülüyor. Hızlanan futbolda daha fazla dinlenmeye ihtiyaç duyulurken stadların gittik sonra bir tiyatro salonuna benzemesi ile beraber daha uzun vakit geçirme ve devre arasında yiyip-içmenin daha rahat olması bu kural değişikliğini dayatıyor sanırım.



Bir diğer değişiklik maçların uzamaya gitmesi durumunda 1 fazla oyuncu değişikliğine müsade edilmesi ile ilgilidir. Hızın arttığı ve fizik gücün üst seviyeye çıktığı günümüz futbolunda bu değişiklik de sanırım hayat bulabilecektir.

Önemli bir değişiklik de ofsad kuralında olacak. Sahada kendi alanında sakatlanıp yatan oyuncunun aktif sayılarak ofsaydı bozduğu kabul edilerek oyun devam ettirilirdi. Bu şekilde yerde yatan oyuncu oyunda kabul edilip 20 metre ofsayd olması gereken durumların devamı söz konusuydu... Bu kural yerde yatan oyuncun pasif kabulu ile değişecek gibi gözüküyor.

Bir de en çok tartışılan konuların başında gelen topun çizgiyi geçip geçmemesi ile ilgili her kale arkasına birer gol çizgisi hakeminin yerleştirilmesi ve çipli topların varlığı ile bu konun artık tatlıya bağlanması... Gerçi bu kurala İngilizler ve Liverpool'lular ne der bilemem! İngiltere'nin tek dünya kupası sahibi olması çizgiyi geçmeyen topun Rus hakem tarafından gol sayılması ile olmuştur. 1966'daki Wembley'de oyanan finalde İngiltere, Geoff Hurst'un şutu kale çizgisine vurup dışarı çıktığında gol sayılmasaydı Almanlar kupanın sahibi olacaklardı.



Bir de Deniz, hiç üstüne alma ama, unutmadığım 2005 yılı Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Liverpool-Chelsea maçında çizgiyi geçmeyen topla finale gelip penaltılarla kupayı alan Liverpool'un da bu kural değişikliğine ne diyeceğini merak ediyorum...

Türkiye'de Gazetecilik 1

Yaratıcılık...
Not: Gerçek değilmiş... www.bobiler.org 'dan...

7 Şubat 2009 Cumartesi

FutbolPedia 17


Geçmişten bugüne futbolda neler değişti?


O.D: Dünyamızda değişmeyen tek şey değişimin kendisidir demiş bir filozof... Futbolu da bu değişimden soyutlayamazsınız. Sistemler, taktikler hep bu değişimden nasibini almaktadır. Geçmişte en genel anlamda futbolda iki ekolden bahsedilirdi. Bir tanesi Latin Amerika ülkelerinde vücut bulan tekniğin ön plana çıktığı futboldu. Diğeri de Batı Avrupa ülkelerinde gördüğümüz fizik güçe dayalı, daha mekanik bir oyun sistemi içinde bir oyunu izlerdik. Belkide bu sistemler tamamen fakir latinler ile zengin avrupalıların kendi fiziksel yapıları üzerinde oluşturdukları zoraki olgulardı.


İyi beslenmeyen, fiziki yapısı çok gelişmemiş, çıplak ayakla kumsalda futbola başlayan Brezilyalılar top tekniği ön planda olan ve fiziki yetersizliğini telafi edecek bir kabiliyetle ön plana çıkmaya çalışırlardı. Tek düze beslenen, evdeki kalabalık ailesiyle beslenme koşulları çok kötü olan ailelerin çocuklar futbolu kurtuluş olarak görmekteydiler. Bu şekilde sivrilen çocuklar futbolcu olurken bunun üzerine sistem inşa edilmiş top tekniği ve doğal kabiliyetlerin ön plana çıktığı, seyir zevki yüksek futbolu izlerdik. Latin Amerikalıları yani Brezilyalıları, Arjantinlileri, Urugaylıları, Peruluları seyrederken kendimizden geçerdik doğrusu. Bu ülkelerden Pele, Kempes, Cubillas, Maradona ilk aklıma gelen isimlerdir.

Buna karşın iyi beslenen, proteinli gıdalarla fiziki gücü üst seviyeye çıkan Alman, İngiliz, Hollandalı çocuklar futbol okullarından başlayarak disiplinli bir yapıyle futbol eğitiminden geçmekteydiler. Diyetisyenler beslenmelerini, spor akademesinden mezun hocaları fiziki gelişimlerini, futbol antrenörleri de nasıl futbol oynayacaklarını planlardı. Fiziki dayanıklılık ön planda olan, ikili mücadelelerden üstün çıkan, şablonda öğretildiği gibi her hareketi harfiyen sahada uygulayan Avrupalılar ve tıkır tıkır oynanan futbol.

Şimdilerde ne oldu peki? Zenginleşen ve küçük yaşta keşfedilip Avrupadaki alt yapıya transfer olup bu imkanlardan yararlanan Latin Amerikalılar gittik sonra Avrupalıların fizik gücüne ve anlayışına yaklaşmaktadır. Örnek mi? İşte size Messi... Gelişme ve beslenme geriliği olan yetenekli Messi'nin tedavi ve eğitim masrafları Arjantinde karşılanmayınca Barcelona alt yapısı tarafından keşfediliyor. Ve işte dünyanın en iyilerinden biri olarak bu futbolcu ortaya çıkıyor. Buna karşın Avrupa'da futbol okullarından yetişen ve fiziki gücü üst seviyede ama futbola ruhu ile hükmedemeyen kas gücü gelişmiş tek düze oyuncular. Ama alt yapılarına Latin Amerika'dan getirilen genç futbolcular Avrupayı keşfetmesinden sonra, futbol okullarının değerini hızla kaybetmesi ile beraber Latinlerin top tekniğine özenen Avrupalılara bunu öğretenler... Örnek mi Arsenal'li Denilson, Man City'de Robinho, Milan'da Pato ve Kaka bu gençlere en iyi örnekler...

Sonuçta birbirine yaklaşan iki ekolle karşı karşıyayız. Latin Amerikalılar fizik gücünü yükseltirken, Avrupalılar da ruhlarını sahaya yansıtmayı ve top tekniğini en üst seviye çıkarmayı başarmışlardır. Üst seviye takımlardan Real Madrid, Milan, Barcelona, Arsenal gibileri işte bu harmanlama ile hem fizik güce hem de yüksek top tekniğine dayalı futbolları ile ön plana çıkarken, futbolun da seyir zevkine doyum olmayan, 90 dakikanın bir basketbol maçı gibi iki kale arasında mekik dokunan bir harmonide oynanan bir oyuna dönüştüğünü söylemek zor olmasa gerek.



D.K: Linderoth... Arkadaş İsveçli... Soğuk, kar yağışı bol, 6 ay gündüz, 6 ay gece bir memleket. Plajlarda futbol oynama koşulları yok. Ama bu arkadaş alınmasın “domuz” gibi... Biz daha göremedik gerçi, hayatı boyunca MR makinesi görmeyen adam şu anda takımla antreman bile yapamıyor, neyse... Bu arkadaş şu anda bir rekorun sahibi. İsveç milli takımı ile EURO 2004 şampiyonasında bir maçta toplam 14.4 kilometre koştu kendileri. 1970’lerde ne kadar koşuyorlardı bilemem ama, Ömer Üründül’ün değişi ile ‘Günümüz Futbolunda’ artık 10 kilometreden aşağısı ölçü değil büyük oyuncular için.

Okan abi’nin söylediklerine harfiyen katılıyorum. Aynı şey şu anda NBA için de geçerli. 1980’lerin sonlarına kadar, hatta 90’ların ortasına kadar tüm dünyada etkisini gösteren Amerikan basketbolu, son birkaç yıldır muazzam bir değişim içerisinde. Artık çoğu takımın liderliğini ve skor gücünü elinde tutan, takımlarının vazgeçilmezi olan birçok Avrupa’lı oyuncuyu NBA’de görmemiz mümkün. Bir anlamda bu NBA adına Avrupa’ya açılma hamlesi olsa da, Kukoc’un başı çektiği, Peja, Nowitzki ve Parker gibi oyuncuların devam ettirdiği ekol artık kendini kabul ettirmiş durumda.

Gelişen bu sürece ister Amerika’nın Avrupa basketbol seviyesine inmesi, ister Avrupa’nın Amerika basketbolu seviyesine çıkması deyin, aynı olay futbol içinde de geçerli. Gelişen futbol sistemine göre artık hem Brezilyalı futbolcular ayakta kalmak için güçleneceki, hem de Avrupa’lı futbolcular gole gitmek için estetikliğe önem verecek. Biz de Federer-Nadal maçı gibi, topu bir o kalede bir bu kalede göreceğiz.



Lig değil, kupa... Peki heyecan nerede?


D.K: Son günlerde ekranlarda sıkça izlemeye başladık. Tüm federasyonlar, hazır Salı-Çarşamba-Perşembe’leri boş bulmuş iken, yayıyorlar tüm kupa maçlarını. Ama yoğun geçen bir ders trafiğinden sonra, akşam evime gelmiş olan ben, otrup maç izleyeceğime bin pişman oluyorum. Yahu arkadaş, iki hafta içinde 3 Everton-Liverpool, 3 Antalyaspor-Beşiktaş, 3 tane de Sivasspor-Galatasaray maçı izledim... Özellikle Everton-Liverpool maçı, benim gözümde artık Meksika 2. Ligindeki bir maçtan farksız oldu. Sıktı... Derbi dediğin yılda maksimum 2 kez oynanmalı. Gör o zaman hırsı, kemik seslerini, kazanma arzusunu. Lütfen bir sonuçlara bakın. Galatasaray-Sivasspor maçında, penaltıları saymassak atılan toplam gol sayısı 4. İki maçta 1-1 bitmiş. Peki Everton-Liverpool. 3 maçta atılan gol sayısı 4! Takımlar üst üste birbirleriyle oynayınca, ezberler çözülüyor. Eski zamanki gibi, tek maç üzerinden yapılsın, maçlar gündüz oynansın. Çok fazla şey istedim... Bazen kendime, ‘acaba ben 1986’da değil de, 1966’da falan mı doğdum’ diyorum... Nedir bu bendeki eskiye özlem. Ha, eskiyi yaşasam ne ala, onu da görmedik... Konudan saptım ama, yazılarını çok severek takip ettiğim, benim gibi yurtdışında yaşayan ‘Joe’ abimin yazdığı gibi, “Ne arıyorum ben lan burda? Tüm bunları bırakıp bir Yunan sahil kasabasında Yorgo ile **** parmak enseye şaplak vaziyetde tavla oynamak varken, tüm bunlarda ne böyle? Ne böyle ha? Ne böyle?” demek geliyor insanın içinden. Ha kupayı alana da ne yarayacaksa. Yarı finale gidenler Fenerbahçe, Ankaraspor, Beşiktaş, Sivas... Zaten Fener, Beşiktaş ve Sivas kesin UEFA potasındalar. Ankaraspor, yarı finalde elenip, Türkiye’yi UEFA’da temsil etmeye hak kazanan takım olarak tarihe de geçer. Melih Gökçek de sevincinden 5-10 arsa daha alır, eşine çocuğuna...


Blok değil, Blog...



YeniDüzen dışında hiçbir gazete sayfasına girmiyorum artık. Spor için konuşacak olursak, artık spor bakımından çoğu köşe yazarının ve yorumcunun işi bitmiş. Kıbrıs açısından söylemiyorum, Türkiye medyası açısından bahsettiğim. Zamanında internet yokken, öyle böyle atıp tutan Hıncal Uluç gibi isimleri artık kimse kaale almıyor. Niye alsın ki? Benim bildiğimi bana satma uğraşı. Zaten artık birçok gazete, bloglardan arak yapmaya başladı.

Efendim ‘Blog’ bir nevi, internet günlüğü. Ama bu blog öyle ‘Sevgili blog, bil bakalım bugün noldu?’ tarzı başlayan blog değil. Her konudan yazılar yazbiliyor insanlar. Kimi futbol, kimi basketbol, sonra müzik, tek lig hakkında yazanlar, sadece bir takım üzerine kafa yoranlar... Hepsi de gazetelerden daha eğlenceli, daha yaratıcı, daha güncel... Sabah kahvaltısı, uyanmak için acı kahve, ve sevdiğim bloglar... Okul öncesi uyanma merasimi...



Bu işin piri, Bülent abimiz, nam-ı değer Aceto Balsamico. (http://acetobalsamico.blogspot.com ) adresi. Kıbrıs’lı arkadaşımız İbrahim’in de (nam-ı değer Le Foot) yazılarıyla destek verdiği, günlük hayattan her şeyi bulabileceğiniz Flying Dutchman (http://vliegendenederlander.blogspot.com), PCLion FC, PenneArabiata, Ali Sami Yen, Mayıslar Bizim, Mahalle Takımı, Japon Kale ve daha niceleri... Kim ister ki gazete, benim sesimi, benim düşüncemi ve ilgi alanlarımı bulduğum bir yer olduktan sonra... Drogba Fener’de, Eto’o GS’ye imzayı attı haberleri de yok hem burda, fotoşop uğraşı minimum seviyede.

Tavsiye ederim, girin okuyun, farkı göreceksiniz... Bu arada bizim yazılarımızı da http://magusaglasgow.blogspot.com/ adresinden bulabilirsiniz... Herkese mutlu, sağlıklı, huzur dolu haftalar...

FutbolPedia 16





Onun peşinde koşmak...

D.K: Forma dedik, reklam anlaşmaları dedik, taraftar dedik, krampon dedik. Peki sizce o olmasa bunlar olurmuydu? Bu işten zevk alanlar, bu işe milyonlarını yatıranlar, bu işten ekmek kazananlar ve ekmekten de fazlasını kazananlar... Bu insanlar onun peşinden koşmasa, milyonları (hem para hem taraftar bakımından) peşinden sürükleyebilirmiydi? Şimdiye kadar yeryüzünde oynanan trilyonlarca maçta en çok canı yanan, durmadan tepelenip duran aktörü anlatmada şimdi sıra. Futbol topu...
Tarihsel referanslara göz attığımızda futbol topu ilk olarak Güney Amerikalılar tarafından kullanılmış. Eğlence amaçlı... Hiç şaşırmadım desem yalan olmaz. Tabii ki o zamanlar kauçuk bilinmediğinden toplar insan veya hayvan kafatasının etrafına kumaş geçirilerek hazırlanmış. Aztekler ise oynadıkları ‘top’ oynunda topa ayaklarıyla vurarak havada tutmayı ve duvarın üstüne monte ettikleri halkadan geçirmeyi amaç edinmişler. Kaybeden takımın liderinin kafası bir sonraki maçta top olarak kullanılacağından işin ciddiyete binme dönemleri o zamanlar başlamış.
Tarihsel dönemlerden yakın tarihe uzanalım... 1836 yılında Charles Goodyear ebonit maddesinin patentini alır. (Şahsın Goodyear lastikleriyle bir alaksı yoktur.) O dönemki topların büyüklüğü ana madde olarak kullanılan domuz mesanesinin büyüklüğüyle orantılıdır. Mesanenin şekli orantısızlaştıkca, topa vurulduktan sonra ne yöne gideceği de daha muamma bir hal almaktadır. 1855 yılında ise Goodyear, ilk ebonit futbol topunu üretir. Bugün New York’taki ‘National Soccer Hall of Fame’ müzesinde sergilenen top, o dönemlerde kurulan Oneida Futbol Kulubü ile Boston Latin Futbol Karması arasında oynanan maçta, kazanan takım olan Oneida’ya kupa olarak hediye edilir.
1863 yılında ise yeni yeni kurulan İngiliz Futbol Federasyonu, futbol kurallarını yayınlar. İlk maddede futbol topuna ilişkin, şekil, büyüklük ve üretilen madde konusunda sınırlamalar yer almaktadır. 1872’de son şeklini alan bu kurallar, günümüze kadar aynı biçimde gelmiştir ve FIFA tarafından kullanılmaktadır. 1900’lü yıllara gelindiğinde topların hem içi, hem dışı daha sağlam maddelerden yapılmaya başlandı ve basınca dayanıklılıkları iyice arttı. 1930’larda iç lastiği kavramak üzere sert deri kullanılmaya başlandı. İç lastiğin üstüne geçirilen bu deri, daha sonra sert iplikler vasıtası ile bir yerinden dikilerek oyuna hazır hale getiriliyordu.
Şut atmak için elverişli olan bu toplar, hava mücadelelerinde ise tüm futbolcuları canından bezdiriyor, her vuruşta oyuncunun kafasındaki birkaç milyon hücreyi telef ediyordu. Özellikle yağmurlu havalarda derinin su çekmesi ile birlikte ağırlaşan top, birçok kafa sakatlığına davetiye çıkarıyordu.
Enteresan bir bilgi verecek olursak, ilk yapılan Dünya Kupası finaline kalan iki takım Arjantin ve Uruguay, maçı oynayacakları topu belirleyememişler, ilk yarıda Arjantin’in, ikinci yarıda ise Uruguay’ın topunu kullanmışlar. Sonuç olarak ilk yarı sonunda devreye kendi toplarının yardımıyla 2-1 önde giren Tangocular, maçtan 4-2 mağlup olarak ayrılmaktan kurtulamamışlar... Daha sonraları Dünya’yı vuran savaş sona erdikten sonra, toplar markalaşmaya ve gelişmeye devam etmiş. Su emilimini azaltan toplar ile birlikte oyuncuların kafası artık daha rahat olmuş, sakatlıklar azalmış. 1960’larda ise tamamen sentetik toplar üretilmeye başlanmış. Büyük dedemin, anlatılanlara göre MTG’de oynarken, bir kafa mücadelesi sonucunda gözüne giren ve bir gözünü kaybetmesine neden olan dikişlerin yerini, yapıştırıcılar almaya başlamış. Bu toplara ise ‘Buckminister Ball’ yada kısaca ‘Bucky Ball’ denilmiş. Richard Buckminister’in icat ettiği bu toplar, günümüzde de kullanılan 20 altıgen ile 12 beşgen siyah-beyaz şekilin birleşmesi ile oluşturulan futbol topunun aklımıza gelen ilk şekli olarak tarihteki yerini almış.


Dünya Kupaları ise futbol topları açısından iç çamaşırı defilesi gibi adeta. Her dönem yeni bir top kullanılan Dünya Kupalarında bugüne kadar Adidas dışında başka bir markaya rastlamadık. 1970 yılından itibaren her Dünya Kupasın’a düzenlenen ülkeye göre bir model geliştiren Adidas, şu anda lig bazındaki organizasyonlarda en çok kullanılan top olan Nike ile feci bir rekabet içerisinde.
Ama bana sorarsanız, ilk kez 1978 yılında Arjantin’de düzenlenen Dünya Kupasında kullanılan Adidas Tango isimli topları hiçbirşeye değişmem. Daha sonra benim de bir Adidas Questra topum olmuştu, hani Amerika 94’te kullanılanlardan... Üstüne naylon geçirip oynardık mahallede, bir şey olmasın topa diye. Bulunmazdı o zamanlar kolay kolay güzel futbol topu. Varsa yoksa ‘Burhan Plastik Sanayi’ vardı, sağa doğru vurduğunda sola giden cinslerden. Şimdi ise gençler en yeni topları en kolay şekilde edinebiliyorlar (yaşlanıyormuyum ne?)... O kadar eskiye gidemedim ama sevgili Ahmet Öztenay abimin katkılarıyla birkaç eski Dumlupınar resimi ulaştı elime. Bu resimlerde o dönemde oynanılan toplar görülüyor. Teşekkürler Ahmet abi...
Birde yazıda sözü geçen, benim hiç görmediğim büyük dedemin fotoğrafını buldu sağolsun babam. Ortada duran kendisi, gözünü kaybetmeden önce... Güzel günler olsa gerek hepsi. Renk cümbüşü içindeki günümüz toplarına inat, yaşasın beşgen-altıgen şekilli, siyah-beyaz futbol topları...



O.D: Deniz yine yüzyıllarca geriden alıp bugüne kadar gelişimini anlatmış ‘meşin yuvarlak’ denen futbol topunun. Bizim çocukluğumuzda Türkiye’de oynanan maçları naklen ancak radyoda dinleyebilirdik. Kıbrıs’taki maçları ise gece saat 20.00 de Bayrak Radyosunda (o zaman televizyonu yoktu) maçı izleyenler tarafından anlatılan spor programından takip ederdik. Baf’tan Hüseyin Irgat veya Celal Canova, Limasoldan Atilla Berberoğlu biraz da taraflı olmak kaydıyle anlatırdı yorumlarını. Ama topa hep meşin yuvarlak derlerdi. Gerek İstanbul Mithat Paşa Stadyumundan anlatan Orhan Ayhan gerkese bizimkiler bu meşin yuvarlaktan bahsedip dururken ben, hep topa niçin top demediklerini merak ederdim. Şimdi Deniz’in yazdıklarını okuyunca yıllar sonra kendilerine hak veriyorum çünkü meşinden yani deriden yapılan topla futbol oynamak 1970’lerde bir ayrıcalıktı. Bizim gibi ülkelerde suyu çekmeyen, çamurda ağırlaşmayan, kafa vurdumun beyin sarsıntısı geçirmeyeceğin deriden topla oynama kolay bir iş değildi doğrusu... Bundan dolayı da spikerlerimizin ağızları dolarak ‘meşin yuvarlak’ lafını dillerinden düşürmüyorlardı.
1970’lere bizim mahalleye dönecek olursak, öncelikle adam gibi topu olan takımda direk oynardı. Hatta topu getiren arkadaşımıza pas atmadığınızda veya onu kızdırdığınızda topu alıp gitme ve maçın yarıda kalma ihtimali dahi yok değildi! Güzel bir topa sahip olmak çok önemliydi. Tek çocuğa bağımlı olmaktan kurtulmak için aramızda para toplar ve iyi bir top almaya çalışırdık. Fakat yine de birkaç oyundan sonra iplikler belirginleşir, su ve asfalttan bozulmaya başlardı. Günlük futbolumuz saatte bir iki araba geçtiğinden dolayı genelde asfaltta olurdu. Çift kalede Yusuf dayı ile Kayalp amcanın güneşli odalarının camları kırıldığında topa el konur ve maç yine yarım kalırdı ama başka çaremiz de yoktu. Topu korumak birinci önceliğimizdi ve genelde yerden kısa pas yaparak oynardık oynamasına da topun ipleri çok kolay yıpranırdı bu şekilde. İpler sudan bozulmasın diye de yolun karşısındaki Shell benzin istasyonundan aldığımız grasso (tekalemit yapılan arabaların kapılarına sürülen donmuş yağ) ile topun ipliklerini adam gibi ‘grasso’lardık. Topumuzun parçalarını bir arada tutan ipler artık kolay kolay kopmazdı. En kötü ihtimalle patlayacak topun da iç lastiğini bisikletçi Hakkı Derman’da hallederdik. Deniz’in 1930’larda kullanıldığını söylediği iç lastikli toplarla biz 1970’lerde oynadığımızda kendimizi şanslı sayardık doğrusu...
Maçlara gelince genelde tek top ile oynanırdı lig maçları. Sanırım tek istisna vardı, Canbulat stadyumu! Sol bek oynayan Ahmet Dokuz toplara çok sert vururdu ama tek kusuru da ayağının biraz düzgün olmayışıydı. Hisarı arkamıza aldığımızda deniz tarafı solda kalırdı. Dokuz bazen öylesine yükleniyordu ki topa, limana giden topun geri gelmesi yarım saati alırdı en azından. Topları toplayan Ahmet Tiktak bile bu duruma öfkelense de yine de limandan topu kurtarmak ona kalırdı günün sonunda. Bundan dolayı Mağusa’daki maçlar genelde şimdilerde olduğu gibi en az iki topla oynanırdı...


Dünyada oynanan maç toplarının aynileri ile top oynamak ancak şimdiki nesillere nasip olmaktadır. Birkaç yıl önce oynanan Dünya Kupası veya Premier Lig toplarını şimdilerde Londra’da Oxford Street’deki spor mağazalarında 3 sterling civarında alabildiğinizi, hatta ülkemizde de Adidas veya Nike mağazalarında istediğiniz maç topunun her yaş gurubuna göre ayrı gramaj ve sertlikteki varlığını düşünürseniz çocukluğunuzun ve gençliğinizin geride kaldığına bir daha hayıflanırsanız sanırım. Benim gibi...

FutbolPedia 15



Sihirli ayakları yaratan kramponlar...

D.K: Kramponların tarihini araştıracak olursak bayağı bir geçmişe gitmemiz gerekiyor. Kayda geçmiş ilk krampon hikayesi 1526’da Kral 8. Henry’nin sipariş ettiği ‘futbol ayakkabısı’ terimiyle hayata geçiyor. Ne yazık ki o zaman 4 şiline yani bugünkü para ile £100’a malolan bu ayakkabılar, günümüze kadar ulaşmayı başaramamış. 1800’lere geldiğimizde, gelişen ve ilerleyen futbol endüstrisi içinde kapitalizm, kendisine yeni bir oyuncak daha bulmayı başarıyor. İlk ayakkabılar konçlu, yani basketbol ayakkabıları gibi yüksek yapılıyor. Futbol kuralları geliştikçe giderek kısalıyorlar. Deriden yapıldıkları için ıslanınca iki kat daha ağırlaşan bu ayakkabılar ile futbol oynamak, bir karış su içinde koşmakla eşdeğer sanırım.

1800’lerin sonuna kadar izin verilmeyen bazı uygulamalar yavaş yavaş kalkıyor, futbolcuların sağlıklarını ön plana alan ve oynamalarını kolaylaştıracak yenilikler gün ışığına çıkıyordu. Tabii öncelikle 1. Dünya Savaşı, sonrasında ise bugün Filistin halkına yaptıklarını Yahudilere zamanında yapmış olan Hitler ve 2. Dünya Savaşı munasebetiyle genelde futbolda dolayısıyla futbol kramponlarında fazla gelişme olmaz. O dönemlerde futbol ayakkabısı üreten üç şirket, bugün hala daha ayakta durabilmenin gururunu taşıyorlardır sanırım, Gola, Valsport ve Hummel.


Bu bahsettiğim üç şirketten ayrı olarak bir şirket daha var. Dassler Brothers Shoe Company, yani Dassler Kardeşler Ayakkabı firması. Sahipleri iki Alman kardeş, Adolf ile Rudolf Dassler. Daha sonraları ayrılıp, Adolf Adidas’ı, Rudolf ise Puma’yı kurup, iş hayatlarına devam edecek olan bu ikili, 1924 yılında 6 veya 7 çivili, eskisine nazaran daha hafif ve hava şartlarına göre çivileri değişebilen futbol ayakkabıları üretmeye başlayacaklardır. İkinci Dünya Savaşının sona ermesi ile birlikte giderek gelişmeye başlayan kramponlar, hava trafiğinin de ucuzlaması ile birlikte Güney Amerika devrimiden nasibini alır. Avrupadaki meslektaşlarına oranla çok daha fazla esneklik gösterebilen kramponlar giyen Güney Amerikalılar, top hakimiyetleri ve sahada sergiledikleri şovlarla izleyenleri büyülerler. Bu tarihten sonra kramponlar sadece basit bir ayakkabı olmadan öteye geçmiş, hafiflik ve top hakimiyeti gibi alanlarda çalışmalar hızlandırılmıştır.

1948 yılı ise Dassler kardeşlerin ayrılmasıyla başlar. Puma isimli şirketini kuran Rudolf Dassler, hemen krampon üretimine başlar ve tarihte ilk defa demir çivi yerine plastik kullanır. “Puma Atom” ismini verdiği bu kramponlar bileğe kadar yükselsede, yine de bir devrim niteliği taşır ve “Adidas” isimli firmasını aynı yıl kuran Adolf Dassler’de kardeşinin izinden gider. 1966 yılında ise piyasayı kavuran Adidas olur. Öyle ki, Dünya Kupasında forma giyen oyuncuların %75’i Adidas kramponları tercih eder.

Fakat 1970 Dünya Kupasını kazanan oyuncular Puma giymekte, bu oyuncuların içinde de Pele yer almaktadır. Sponsorluğun yeni yeni başladığı yıllarda, futbolculara para ödeyerek sadece belli bir marka giymelerini sağlayan anlaşmalar da bu yıllarda başlar. “Puma King” ayakkabıları ile ünlenen Brezilya Milli takımında ise bir maçta Pele’nin ayakkabısız oynamak istediği, hakemin bunu reddetmesi ile de Pele’nin gözyaşları içinde maçı oynadığı kulaktan kulağa yayılan bir efsanedir.

Aynı zamanda 1970’lerin sonunda ilk renkli kramponlar da piyasaya çıkmaktadır. Beyaz renkteki ayakkabılar hem futbolcular, hem de potansiyel müşteri taraftarlar tarafından aşırı ilgi görür. 1979 yılında ise etkisi günümüze kadar sürecek bir devrim daha yaşamıştır kramponlar. Adidas, “Copa Mundial” adını verdiği, ve dünya üzerinde hala daha en çok satan “Bestseller” ayakkabısını piyasaya çıkarmıştır. Sade bir görünüşü olan, siyah üzerine üç adet beyaz çizgi ile şekillendirilmiş bu kramponların en büyük özelliği, kanguru derisinden yapılmaları ve dolayısıyla hafif ve sağlam olmalarıdır. Bugün adını hafızalarımıza kazıdığımız bir çok oyuncu, o dönem dünya arenasında Adidas’ın basit ama etkili kramponları ile göstermişlerdir bütün hünerlerini. Futbolcu olsam ben de kesin bu ayakkabıları kullanırdım diyebilirim.


1990’ların başında hızlı yükselişini sürdüren Adidas, Craig Johnston’un tasarladığı “Predator” serisi ile bir kez daha rakiplerini alt eder. Bu kramponların en büyük özelliği falso kabiliyeti ve top hakimiyeti olduğundan ileriye yönelik orta saha oyuncuları ve forvetler çoğunlukla bu kramponları kullanır. 1994 Dünya Kupasında sahnelere giriş yapan Nike ise benim de hayal meyal aklımda olan Meksikalı bir oyuncunun sağ ayağına mavi, sol ayağına kırmızı krampon giymesi ile birlikte iyi bir reklam yapar. Daha sonra ise “Nike Mercurial” kramponları 1998’de piyasaya süren Nike, kramponların sadece 200 gram olması ile birlikte iyi bir satış rakamı elde eder.

Günümüzde ise sadece 80 gram olan futbol ayakkabıları giyiyor oyuncular. Ve reklam sporun çok daha fazla önünde. Baros’un pembe, Ronaldo’nun yeşil ayakkabıları tam bir market stratejisi. Örneğin sezon başında ayak parmağı kırılan Galatasaray’lı Barış Özbek’in sakatlığının, kramponlarının hafif olmasından dolayı meydana geldiği söyleniyor. Kapitalizm futbolu etkisi altına almaya devam ettikçe, bu işin sonu gelmeyecek ve bizler ayakkabılarına eş-dostun ismini yazdıran nice futbolcular göreceğiz... Ne dersin Okan abi, acaba çıplak ayakla oynamak en iyisimi ne?



O.D: Futbol her dönemde “1 Numaralı ” spor olmuştur. Gerek az gelişmiş Latin Amerika'da gerekse Avrupa'da hep yemyeşil zeminlerde ve 100 binlerce seyirciye hitap eden bir ortamda oynanıyordu futbol geçmişte ve şimdilerde... Futbol ayakkabıları diyeceğim ben Deniz çünkü o zaman dilimizde öyle idi, krampon da altındaki tümseklere yada çivilere denirdi. Şimdilerde krampon olduğu gibi tümüyle “futbol ayakkabısı” anlamına gelmektedir.

Ben 1960'ları dinleyerek, 1970'lerden itibaren de yaşayarak anlatacağım futbol ayakkabılarını. Tabi ki futbol sahalarının zeminlerinden bahsetmeden futbol ayakkabılarını anlatmak mümkün değildir diye düşünüyorum. Her zaman dinlemekten büyük keyif aldığım efsanevi Çetinkaya'nın ele avuca sığmaz Küçük Ayhan'ı, yani Ayhan amcayı sorguladım biraz. '1960'larda Adidas ve Puma vardı' diyor 'ama Uzunyolda Mavros'un vitrinlerinde seyrederdik onları!... Fiyatları 4.5 Kıbrıs Lirası idi ve onları almamız veya Çetinkaya'nın biz alması mümkün değildi. Bir kez santrafor Arap Erdoğan niyetlenmiş, Kulüp Başkanımız Şemiler'e iletmesi ile beraber küfürü yemesi de bir olmuştu' diye devam ediyor Ayhan amca...


O yıllarda ayakkabıcıların biraraya gelip kurduğu kooperatif olan AYKO veya CAMGÖZ'den alınırdı futbol ayakkabıları. Kulüpler 3-4 yılda bir alırdı genelde futbol ayakkabılarını. Kramponlar yani ayakkabıların altı, enlemesine dilim dilim çivi ile çakılı köseleydi. Üç dilim önde, bir dilim de arkada çakılıydı. Eskidikçe köseleler erir, çiviler ayağa batmaya başlardı. Futbol ayakkabıları hemen tamire gider ve çiviler ayağa battığı yerden eğilir veya dilimler değiştirilirdi!

Adamızda malzeme açısından şimdilerde olduğu gibi bolluk yoktu. Yani Gerd Müllerin ya da Santillana’nın giydiği ayakkabılarını aynı anda Ergün Spor Mağazasında da görmek pek mümkün değildi. Gerçi Ergün abi futbolun içinden gelmiş, oynadığı dönemde tribünleri ayağa kaldıran bir liderdi ama sattığı ayakkabı Çekoslavak malı ‘Cebo’lardı genelde. Cebo'lar 1970'lerde önce Rum tarafından kaçak getirilirken sonradan da Ergün abi tarafından Çekoslavakyadan ithal edildi. Kamyonlarla ingiltere'ye gider, ordan da gemiyle Kuzey'e gelen Cebo'lar yılda 4 bin çifte yakın satılırdı ve 1980'lerin '1 Numaralı' futbol ayakkabısıydı. Avrupanın en ucuzuydu ve fiyatları aşağı yukarı 4 sterling civarındaydı. Yaklaşık tüm kulüpler Cebo ayakkabısının müdavimiydi.

Az önce futbol sahalarımızın zeminleri diye söze başlamış ama devam etmemişim. Sahalarımızın zemini beton sertliğine yakın sıkıştırılmış topraktı. Hatta 1980’lerin başında iş biraz daha gelişmiş cilindirilerle sıkıştırılmış beton sertliğine yakın sahalarımıza küçük çakıllar da serpilmeye başlanmıştı... Maçtan önce de belediyenin aracı ile sahalar sulanmakta, zemin “futbol oynamaya elverişli” hale getirilmekteydi. (Tabi 1974’ten sonra Rumdan kalan Girne ve Akdoğan sahalarını hariç tutuyorum). Çakıllı ve cilindiri geçirelerek betonlaştırılmış zeminlerde futbol oynamak da elbette bir başka güzeldi. Seyretmek de... Ayağınız kaydımıydı derinin üst tabakası olduğu gibi sıyrılır gider ve g.tünüzden çakılları cımbızla çıkarmaları gerekirdi. Haftalarca iyileşmeyen yaralarla başbaşa kalırdınız. Ama bu futbolun süratini hiç kesmezdi adamızda. MTG’li Erdinç yine 100 metreci özelliğini konuşturup soldan kaptığı gibi gider Kaymaklı’da genç yaşta yitirdiğimiz sağbek Mustafa Makinist ise arkadan çakılları toplardı. Ama bir de yakaladı mı Erdinç’i vay haline ikisinin de...


İşte bu zeminlerde ne Pele’nin Puması, ne Gerd Müllerin Adidas’ı sökmezdi Deniz’im. Altında bulunan 6 yada 8 tane kramponla bu beton zeminin üstünde durmanız mümkün değildi. Ergün abinin Cebo’ları bu zeminlerin 'olmazsa olmazları'ydı. Cebo’ların altı sert lastik olup onlarca küçük kramponlar nakış gibi işlenmişti ve bu zeminlerde gerçekten iş yapıyordu. Üstü de bez olan bu ayakkabılar 1970’lerle 80'lerin tercih edilen futbol ayakkabılarıydı.

1980’lerden sonra futbol ayakkabıları gelişmeye ve çeşitlenmeye başlamıştı. Sert veya karla kaplı kaygan zeminlere, halı sahalara uygun biraz da kapitalizmin pazarlama anlayışıyla denk düşen ‘ürün çeşitlemesi’ noktasında bizim zeminlere uyabilecek ürünlerin ortaya çıkmasıyla Alman'ın Adidas, Puma ve İngilizin Mitre de Kıbrıs’ın Kuzeyinde kendini yavaş yavaş hissettirmeye başlamış, dünyayla gelişen ticaret ve ithalat da bunu teşvik etmişti.



Sonraları çim sahalarımızda artışı, ülke ekonomisinde gelişmeden ziyade bireysel ekonomilerde hissedilen iyileşme Van Bastenler, Gullit'ler, Ronaldinho’lar, Henry’ler olmasa da onların ‘kramponlar’ı sahalarımızda top koşturmaya başladı. Herşey hayalle başlar elbette. Biz küçüklüğümüzde onların oynadıkları topları düşlerdik ama yağmurda ağırlaşan, kafa vurdumun üç gün ‘mamırlayamadığınız’ toplarla oynar, Bayern Münih’li Müller’in ve Real Madrid’li Santillana’nın ayakkabılarını hayal ederdik. Yine o maçları ‘renkli’ görmeyi de hayal eder dururduk. Toplarla, futbol ayakkabıların hayalleri şimdilerde gerçek oldu. Renkli de görüyoruz maçları oynandığı saatte... Ama hala daha ülkemizde çıplak gözle seyredeceğimiz Real Madrid’i, Chelsea’yi, ManU’yu düşlerken, MTG-Anortosis Şampiyonlar ligi maçını da hayal etmiyor değiliz hani! MTG taraftarları ‘ULTRACROWS’ bu hayalin biraz da ‘tribün dilinde’ bestesini de yapmış söylüyorlar her hafta tribünlerde*

* Çekmişiz kafaları dalmışız hayallere

Çekmişiz kafaları dalmışız hayallere

2012’de Şampiyonlar Liginde

Koyacağız Anorthosise, koyacağız Anorthosise

Hayallerimiz elbet bir gün gerçek olacak

Hayallerimiz elbet bir gün gerçek olacak

Mağusa'mın bayrağı güneyde dalgalanacak

Yer yerinden oynayacak, yer yerinden oynayacak


FutbolPedia 14



Kıbrıs Türk Futbolunun Olmazsa Olmazları ULTRACOWS VE RED&WHITE

O.D: Gözümü futbolla açtığımda gördüğüm heyecanın adı Mağusa Türk Gücü-Gönyeli idi. 1970’lerde televizyonda canlı yayınlar yokken, Türkiye ligi maçları radyoda dinlenirken Mağusa Canbulat Stadı futbolda dünyamızın merkezi idi. Hele burası bir de hısarların ambiyansı ve Mağusalıların futbol sevgisi ile birleşince tadına doyulmaz, heyecanına dayanılmaz bir rekabetle baş başaydınız artık…
Gönyeli’nin Erbaylı, Ali Çetinli, Alpagolu, Halilli, Şevkili hücum hattının karşısında Arap Alili, Mehmet Dubaralı, Ali Kemallı, Mullalı, Yücelli, Kemallı, Kaleci Mustafalı müdafası arasında inanılmaz mücadeleyi görmeyenlere anlatmak zordur. Ya da Erdinçli, Mehmet Bullili, Halilli, Galligalı forvetimizin kaleci Ademe yaşattıklarını bilmeyenlerin Kıbrıs Türk futbolu ile bir yanları eksik kalmıştır diye düşünürüm.
O ne heyecandı maçlar öncesi yaşananlar… Mağusa’da hayat durur herşey futbola endekslenirdi. O hafta Mağusa'da sadece MTG ve maç konuşulurdu. Kahvede, okulda, tapu dairesinde, belediyede yani her yerde... Maç Gönyelide ise galibiyetten sonra hangi yoldan geri döneceğimizi düşünürdük. Genelde de Gönyeli’den Girne istikametinden çıkar, Dikmen üzerinden Mağusa’ya dönerdik. Tribunlerdeki gerilim saha dışına da yansırdı yine… Bugünlerde olduğu gibi!
Olsun ama hep iyi ki Mağusa Türk Gücü ve Gönyeli rekabeti oldu ki konuşacak ve yazacak anılarımız çoğaldı diye düşünüyorum. Aradan uzun yıllar geçti ve o günün küllerinden bugünün Ultrcorws ile Red&White mücadelesi ve rekabeti doğdu. (Artık Ultracrows sayesinde deplasmanlarda sahaya ölü karga atılmasından da bu şekilde kurtulmuş olduk. Çünkü artık bizim adımız ve simgemizdi Karga!) Her ne olursa olsun bu rekabet Kıbrıs Türk futbolunun grurudur, heyecanıdır ve her şeyidir diye düşünüyorum. Her türlü fiziki şiddeti dışlamak kaydıyla bu rekabetin artık futbolumuzun olmazsa olmazı olduğunu düşünüyorum.

Futbol iddia sahibi olmanızı gerektirir. İster düşmemeye oynayın, ister şampiyonluğa sahaya galibiyet iddianızla çıkıyorsanız ve arkanızdaki taraftar size inanıyorsa işte bütün güzellik burdadır Deniz. İşte son oynanan Gönyeli-MTG maçı. Şampiyonluğa kimin oynadığını, kimin düşme hattından uzaklaşma mücadelesini verdiğini söyleyebilirmisin bana... Deplasmanda oynayan kim, evinde oynayan kim tribünlere bakarak anlatabilirmisin bana? Elbette hayır! Sahada iki büyük takım, kendilerine inanmış iki büyük taraftar kitlesi ve dünya futbolunun simgesi olan taraftar guruplarının ta kendisi orada.
Orası Liverpool'un Kop tribünü değil, Chelsea'nin Shed End'i de değil. Orası ULTRACROWS'un ve RED&WHITE'ın 'mücadele alanı'... Sahadaki mücadeleden daha 'kıran kırana' mücadelede orada... Tekrar tekrar vurgulamak istiyorum 'fiziki şiddet'i dışlamak kaydıyle mücadelenin en güzeli orda.
İyiki varsın MTG, iyi ki varsın Gönyeli... Teşekkürler ULTACROWS, teşekkürler RED&WHITE... Sizleri seviyoruz, renkliliğinizi ve mücadelenizi destekliyoruz...

D.K: Ne kadar üzülmüştüm, Aralık ayının başlarında odamda ödevlerimi bitirmeye uğraşırken, aklıma gelmişti aniden, “Ben tatilde Kıbrıs’ta hangi MTG maçlarını izleyebileceğim acaba?” dedim kendi kendime... Önce federasyon sitesine girdim, son güncelleme sitenin kuruluş tarihinde yapılmış sanırım... Sonra hemen YeniDüzen’in sitesinde aldım soluğu. “Gürtap abiden böyle işler kaçmaz, kesin vardır bir fikstür” dedim ve yanılmadım. Kıbrıs’ta olacağım tarihlerde bir Yeniboğaziçi deplasmanının ve evimizde Türkmenköy maçının olduğunu gördüm. Geri döneceğim günden 3 gün sonraki maçı görünce dünyam yıkıldı. Evet, bu kesinlikle gitmek istediğim bir maçtı. Ama olmadı.

Sağolsun internet burada gayet hızlı, ufak bir araştırmadan sonra BRT kanalının yayınına ulaştım internetten. Çok fazla kaliteli bir yayın yoktu ama, sonuçta yurdum derbisini izleme fırsatı vardı elimde. Maçtan bir önceki gece babam ile konuşurken bana UltraCrows’un internet sayfasındaki video’yu izlememi ve kendi zamanlarındaki futbolu ve MTG’yi görmemi istedi. Bana düşmez ama video’yu hazırlayanlar öteki taraf için artı puanı ceplerine koymuştur sanırım (sevap anlamında)... Ağlayasım geldi.
Bir an için “keşke bir zaman makinesi olsa, o güne, MTG-Gönyeli maçına Canbulat sahasına gitsem” dedim... Ve hisar tepelerinden babamı, Erbil arabı (kendisi eniştem olur), Okan abiyi, Zeki abiyi ve belkide ismini sayamadığım çok sevdiğim abilerimi, hisar üstüne oturmuş, çekirdek yerken, Galligaların, Erdoğanların, Sadi arapların ve kaleci Mustafaların oyunlarıyla kendilerinden geçmelerini izlesem.
Sabah oldu, uyanmışım. Video’yu izledikten sonra bana gelen heyecanı anlatamam. Uyandığımda önce BRT’de haberleri izledim, sonra bir hafta önceki Türkmenköy maçında sevgili “maç adamı” Doğan kardeşimin bana hediye ettiği UltraCrows atkısını boynuma geçirdim.
Şunu da söylemeden geçmek istemiyorum. Bu güne kadar yazdığımız yazılarda herkes benim fanatik Galatasaraylı, Liverpool sempatizanı, Okan abinin de Es-Es’li ve kanı mavi akarcasına Chelsea’li olduğunu anlamıştır mutlaka. Ben ömrüm boyunca tarafsız spor yazarı olamam. Bizi okuyan herkes bizi böyle sevmiştir. Şimdi de Red&White bize tepki gösterirse üzülürüm. Çünkü bende bir taraftarım, elime bu kalemi alma, yazılarımı bu gazetede yazma şansı verilmiş bana sağolsunlar.

Maçta oynanan futbol hakkında düzinelerce yazı okumuşsunuzdur. Taraftarı konuşan, onlar hakkında yazı yazan köşe yazarları da var. Gel gelelim, UltraCrows grubu YeniDüzen’i boykot çağrılarına başlarken, kendi sitelerinde güzel bir yazı hazırlamışlar. Yazıyı okumak isteyenler www.ultracrows.com sitesine bakabilirler. Yazının tamamına olmasa bile %80’lik kısmına katılıyorum. Emek var bu işte emek. Bugün gazetelerde spor yazarlığı yapan kaç kişi, tuttuğu takımın maçına, yazar değil de taraftar olarak gittiğinde küfür etmeden ve sessiz sakin maç izlemiştir?
Şu anda bile günlük konuştukları kelimelerin yarısı ‘küfür’ olan bir sürü üst düzey insan var ortalıkta. Yaratıcılık, emek, sevgi gibi unsurları bir anda yok edip, küfürü ön plana çıkarmak, sadece yapılanlara karşı “yazık” dememizi sağlıyor. Küfür bu maçta çıkmadı, küfür MTG’de de var, Gönyeli’de de var, Bağcıl’da da, GS’de, FB’de, İngiltere’de, Avrupa’da... Tamam çok iyi bir şey değil, ama ırkçılık illetinden, sahaya dalıp adam dövmekten, dışarda kavga etmekten daha iyidir. Şahsen gazetemin, UltraCrows’u “ceza tahtası”na alırken yazdığı şeylerin yanına da, takımları lig düşme potasında gezerken konvoy halinde Lefkoşa’ya gelmelerini ve Türkiye’de dahil tam tamına göremediğimiz, emsallerine ancak İtalya’da rastlanan iki çubuklu pankartlar ile sahayı donatmalarını da ekleselerdi.
Şundan çok eminim ki sevgili Gönyeli taraftarı bu maça gelecek bu kadar kalabalık bir taraftar grubu beklemiyorlardı karşılarında. Ve bu yüzden çok fazla da asılmamışlardı pankart vs. hazırlamaya. Ama artık eminim ki, Red&White’da en güzel pankartlarını, en mizahi söylemlerini hazırlaycaklar bu maç için... Herkes birbirine ‘derbi’ anlamında saygı göstermeye başladı. UltraCrows var oldukça, Red&White büyüyecek, Red&White var oldukça, UltraCrows büyüyecektir. Ve belki de 50 yaşına geldiğimizde hala yaşıyor olacaksak eğer, ve birde oğlumuz olacaksa, ona anlatacağız; “Bak oğlum, derbi tarihçesi benden de eskilere gider, ama senin şu anda taktığın UltraCrows atkısı, Kıbrıs’ta taraftar oluşumunu başlatan ekiptir. Arkasına gelen Red&White ile ezeli rakip olmalarına karşın, her zaman birbirlerini tamamlayan Ying-Yang sembolü gibi olacaklardır.” Oğulda bunları dinledikten sonra, derbi için yola çıkacaktır. Umarım o günlerde de şampiyon olan Şampiyonlar Ligi’ne, ikinci olan da UEFA’ya gider de, herşey daha da anlam kazanmış olur.

Yürüyedur UltraCrows, yürüyedur Red&White. Beyninizdeki yaratıcılığa, içinizdeki inanca ve takım bağlılığınıza sarılarak. Sadece kendi doğrularınızı bilerek. Yeri gelince el ele, yeri gelince karşı karşıya mücadele ederek... İyi ki varsınız...

FutbolPedia 13


Kıbrıs’lı Türkler Futbolda Makus Talihini Yenecek mi?

OD: Şu anda dünya futbolunun nersindeyiz Deniz? Bence yokuz. Güney Kıbrıs’ın gerek ülke puanlarında olsun gerek oynadığı futbolda aldığı sonuçlarda olsun Dünya 3. ve Avrupa 4.’sü Türkiye’yi yakalamış durumda. Hemen yanı başımızda ayni iklimde, ayni toprakta yetişenler fırladı gitti, biz yok oluşumuzu seyrederken maalesef...

Herkes içki masalarında n’olacak bu Fenerin hali diye tartışsın dursun ama biz hala daha kendimize çare üretemiyoruz. Şura, spor programları, kavga-döğüş hergün... Netice gerilemeye devam! Futbol Federasyonu çare arayacak diye siyaseti bu işe bulaştırmaya çalışıyor. Spor yazarlarımız da hep siyasi kökenli. Bu işe buluşmayan bir sendikalar kalmıştı. Her işin profesörü olarak onlar da beyanat vermeye başladı. Kişi başına en fazla 'Beden Eğitimi' öğretmeninin düştüğü ülkede okullar nerdeyse spora küs bir şekilde eğitim ve öğretime devam ediyor.

Eskiden diye söze girmek istemiyorum. Ama 1950’lerde İngiltere ligindeki takımlarla başabaş oynayan, 1970’lerde Türkiye 1.ligi takımlarına kök söktüren futbol takımlarımızdan şu anda yok! O dönemin beton gibi zeminlerinde, içlerindeki futbol sevgisiyle top peşinde koşarken kendi maçları dışında oynanan futbol maçlarından bihaber olan 20. asrın futbolcu ve futbol takımlarını özlüyorsak işin içinde bir değil binlerce yanlış vardır.


Hafızasına çok güvendiğim efsanevi beden eğitimi öğretmenlerimizden ve eski futbolculardan Dinçer hoca 1950’lerde Arsenal’i hazırlık maçlarında nasıl yendiklerini hala daha anlatıyor. Yine Kıbrısın unutulmaz kalecisi Mustafa’ya sorun Eskişehirspor’un Anadolu’da futbol devrimini yapıp Türkiye liginde ard arda lig 2.liğini aldığı yıllarda nasıl MTG ile başa çıkamadığını size anlatacaktır.

1970’leri birine sormam gerekmiyor. Çünkü artık benim de hatırladığım yıllarda Türkiye liginin devre arasında Kıbrıs’a gelip hazırlık maçı yapan Zonguldakspor’un tam kadrosu ile MTG ile zar zor tekme tokat Canbulat stadında 2-2 kaldığı maç herkesin harırlarındadır. Ertesi hafta Beşiktaşı İstanbul’da yenerek lig lideri olan Zonguldakspor ayni sezonu Türkiye 1.ligini 2. bitirmişti!

Senede bir Türkiye ile maç yapacağında oluşturulan milli karmamız (o zaman öyle denirdi!) Fatih Terim’li, Gökmen Özdenak’lı Türk Milli takımına Girne’de tek farklı bir skor ile yenilirken başabaş oynadığı maçı kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyordu.

Hade bana 1990’lardan anlatın. Yada 2000’li yıllardan hatırlarda kalan bir maçı konuşun. Yoktur! Hade maç yapmamız amborga altında... Kalksa da oynasak Arsenalle, Sivassporla ve Türk Milli takımıyla ne hava keseriz acaba... Ama ambargo var napacan? Bişey yapmak mümkün değil. 50 tane çim saha, Ballack’ların ile Ronaldo’ların giydiği ayakkabılar ve formalar, Sivas’ın oynadığı zeminden daha iyi sahalar, aylık maaşlar v.s, v.s... Eğitimden geçmiş dünya kadar teknik direktör, masörler, yardımcı antrenörler, haftada istersen göreceğin dünya liglerinden onlarca maç!

Sonuç: “0”... Futbol Federasyonun siyasetçi başkanı Talat’ı, KTÖS CTP ve Kalyoncu’yu, siyasetçiler “Kıbrıs Sorununu” suçlamaya devam ediyor hala!



D.K: Eğer ortadan ikiye yarılmış şu devletimiz içinde, yabancı biri, Kıbrıs takımı olarak bana Anorthosis’i söylüyorsa, bence de bizim dünya futbolunda yerimiz yok Okan abi. Onu bırakın, internet sayfalarında futbol bloglarında yazılar yazan genç-yaşlı bir çok Türkiye’li arkadaşın Meksika ligi hakkında bile bilgi sahibi olmasına karşın ve her fırsatta ‘yavruvatan’ etiketini anlımıza yapıştırmalarına rağmen kuzeyde oynanan lig hakkında en ufak bir bilgisi yoksa, benim de onlara söyleyecek başka sözüm yok.

Ama olayın şu yönü de var. Kıbrıs Türkleri olarak biz kendi tuttuğumuz ligimiz takımlarından çok Türkiye takımlarına bağlıyız. Örneğin MTG bir maçı kaybettiğinde etkisi üzerimizde en fazla 2-3 saat sürerken, Galatasaray Avrupa’da bir maç kaybettiğinde etkisinden 1-2 gün kurtulamıyoruz. Sohbetlerde Türkiye Ligi saatlerimizi alırken, bizim ligimizi en fazla 10-15 dakika konuşabiliyoruz. İnsanlarımız, ki buna ben de dahilim, öyle bir duruma geldi ki, artık ligimiz bize o heyecanı vermiyor.

Söyleyin bana, kaç sezondur bizim ligimiz son maça kadar heyecan taşıyor. MTG’nin şampiyon olduğu sene 3 hafta öncesinden, Gönyeli’nin şampiyonluğu ise neredeyse lig başlamadan belli olmuştu. Ama ben Gönyeli-Esentepe maçını, Binatlı-Çetinkaya şampiyonluk maçlarını hatırlıyorum. Gerçi öyle bir ligimiz var ki, şampiyon sadece bir kupa alırken, ikinci takım gelecek sezon hazırlıklarına başlıyor. Gelecek adına mücadele edecek hiçbir şeyimiz olmadığından (Şampiyonlar Ligi, UEFA), ilk haftalarda bir kaç puan kaybetmiş şampiyonluk adayı tamamen ligden kopuyor.


‘Şimdi ben kalkıp da hangi maça 20-25 lira vereyim de gideyim’ felsefesi herkesin aklından geçen bir düşünce, bunu inkar etmiyelim. Bostancı Bağcıl’ın yönetim kurulu üyesi ve yazılarımızı her hafta takip edip yorum yapan sevgili Tahsin Kaya abim de geçen haftaki ‘forma’ konulu yazımızdan sonra bana attığı mail’de; ‘Ah Denizciğim biz 2000 liraya forma reklamını yapamıyoruz. İş adamına diyoruz ki 2000 lira vereceksin, formaları biz yaptıracağız ve istediğin şekilde ismini üzerine yazdıracağız, maçımız canlı yayında yayınlandığında reklamın yapılacaktır ve kabul eden çok az olmaktadır onlar da bizim köylülermizdir.’ diyor. Bence bu durumda iş adamı da haklı Tahsin abi. Gerçi bir iş adamı için 2000 lira az bir para ama, adam tribündeki 500-600 kişiye mi yapsın reklamını? Daha iyi aynı paraya gazeteye 1 aylık ilan verir, daha fazla kişi izler. İşte bu, dışa açılamamanın ve kendi kabuğumuza kapanmanın verdiği olumsuzluklardır.

Şu anda piyasada olan görüşmeler var bir de. FIFA-UEFA-KOP-KTFF arasında oluşturulması planlanan bir komite ile ilgili. Bu haberi ilk duyduğumda ben Kıbrıs’taydım. Sevgili Cenk abi bana okumam için Sn. Ömer Adal’ın yolladığı faks verdiğinde, Ömer Adal’ın Cenk abiye, “KTFF, KOP’a üye olacak” tarzı açıklamalarını da duydum ve bir araştırma yapıp, böyle bir şeyin olamaycağını kendi aramızda konuştuk. Zira, eğer bir federasyon, başka bir federasyon’a üye oluyorsa, o ülkenin milli takımının ve federasyonunun artık işlevsiz hale gelmesi demekti. Sn. Ömer Adal’da Cenk abiye Bosna örneğini verdi. Ama Bosna-Hersek yönetim biçimi ile bir Federal Devlet modeli. Futbol Federasyonu da devlet modeline uygunluk taşıyor...

Daha sonra okuduğumuz Sn. Ömer Adal’ın açıklamalarında ise, benim anladığım KTFF’nin değil, liglerimizdeki takımların KOP’a üye olacağı idi. Bana göre bu ikisi farklı yaklaşımlar. Ayrıca okuduğumuz faks’ta, UEFA, 4’lü komite önerisini kendilerinin sunduğunu ve Sn. Ömer Adal’ın sunduğu önceki teklifin kabul edilemez olduğunu belirtirken, Sn. Ömer Adal ise 4’lü komitenin kendi önerileri olduğunu, FIFA’nın da buna sıcak baktığını belirtiyor.



Benim mi kafam karıştı, FIFA’nın mı anlamadım. Evet, normal durumlarda 'futbol ile siyaset’in asla karıştırılmaması gerekiyor. Siyasi geçmişini herkesin bildiği birinin de başında olduğu bir Federasyonumuz varsa ve ayrıca çok kritik bir barış sürecinden geçiyorsak, attığımız adımlara da çok dikkat etmemiz gerekiyor. Bu konuda KTÖS’ün açıklama yapması anlamsız, gereksiz ve saçma. O zaman da Badminton Federasyonu kalksın öğretmenlerin kıdem tahsisatı konusunda fikir beyan etsin. Herkesin kendi işine bakması gerek. Sırf hükümeti eleştireyim diye her konuda çıkıp absürd açıklama yapmasınlar. 11 sene devlet okulunda okudum, birkaç istisna haricinde “bedenimi eğiten” beden eğitimi öğretmeni göremedim. Bana bunları açıklasınlar. Sinirlendim gene ben. Bir kahve içeyim en iyisi...