7 Şubat 2009 Cumartesi

FutbolPedia 17


Geçmişten bugüne futbolda neler değişti?


O.D: Dünyamızda değişmeyen tek şey değişimin kendisidir demiş bir filozof... Futbolu da bu değişimden soyutlayamazsınız. Sistemler, taktikler hep bu değişimden nasibini almaktadır. Geçmişte en genel anlamda futbolda iki ekolden bahsedilirdi. Bir tanesi Latin Amerika ülkelerinde vücut bulan tekniğin ön plana çıktığı futboldu. Diğeri de Batı Avrupa ülkelerinde gördüğümüz fizik güçe dayalı, daha mekanik bir oyun sistemi içinde bir oyunu izlerdik. Belkide bu sistemler tamamen fakir latinler ile zengin avrupalıların kendi fiziksel yapıları üzerinde oluşturdukları zoraki olgulardı.


İyi beslenmeyen, fiziki yapısı çok gelişmemiş, çıplak ayakla kumsalda futbola başlayan Brezilyalılar top tekniği ön planda olan ve fiziki yetersizliğini telafi edecek bir kabiliyetle ön plana çıkmaya çalışırlardı. Tek düze beslenen, evdeki kalabalık ailesiyle beslenme koşulları çok kötü olan ailelerin çocuklar futbolu kurtuluş olarak görmekteydiler. Bu şekilde sivrilen çocuklar futbolcu olurken bunun üzerine sistem inşa edilmiş top tekniği ve doğal kabiliyetlerin ön plana çıktığı, seyir zevki yüksek futbolu izlerdik. Latin Amerikalıları yani Brezilyalıları, Arjantinlileri, Urugaylıları, Peruluları seyrederken kendimizden geçerdik doğrusu. Bu ülkelerden Pele, Kempes, Cubillas, Maradona ilk aklıma gelen isimlerdir.

Buna karşın iyi beslenen, proteinli gıdalarla fiziki gücü üst seviyeye çıkan Alman, İngiliz, Hollandalı çocuklar futbol okullarından başlayarak disiplinli bir yapıyle futbol eğitiminden geçmekteydiler. Diyetisyenler beslenmelerini, spor akademesinden mezun hocaları fiziki gelişimlerini, futbol antrenörleri de nasıl futbol oynayacaklarını planlardı. Fiziki dayanıklılık ön planda olan, ikili mücadelelerden üstün çıkan, şablonda öğretildiği gibi her hareketi harfiyen sahada uygulayan Avrupalılar ve tıkır tıkır oynanan futbol.

Şimdilerde ne oldu peki? Zenginleşen ve küçük yaşta keşfedilip Avrupadaki alt yapıya transfer olup bu imkanlardan yararlanan Latin Amerikalılar gittik sonra Avrupalıların fizik gücüne ve anlayışına yaklaşmaktadır. Örnek mi? İşte size Messi... Gelişme ve beslenme geriliği olan yetenekli Messi'nin tedavi ve eğitim masrafları Arjantinde karşılanmayınca Barcelona alt yapısı tarafından keşfediliyor. Ve işte dünyanın en iyilerinden biri olarak bu futbolcu ortaya çıkıyor. Buna karşın Avrupa'da futbol okullarından yetişen ve fiziki gücü üst seviyede ama futbola ruhu ile hükmedemeyen kas gücü gelişmiş tek düze oyuncular. Ama alt yapılarına Latin Amerika'dan getirilen genç futbolcular Avrupayı keşfetmesinden sonra, futbol okullarının değerini hızla kaybetmesi ile beraber Latinlerin top tekniğine özenen Avrupalılara bunu öğretenler... Örnek mi Arsenal'li Denilson, Man City'de Robinho, Milan'da Pato ve Kaka bu gençlere en iyi örnekler...

Sonuçta birbirine yaklaşan iki ekolle karşı karşıyayız. Latin Amerikalılar fizik gücünü yükseltirken, Avrupalılar da ruhlarını sahaya yansıtmayı ve top tekniğini en üst seviye çıkarmayı başarmışlardır. Üst seviye takımlardan Real Madrid, Milan, Barcelona, Arsenal gibileri işte bu harmanlama ile hem fizik güce hem de yüksek top tekniğine dayalı futbolları ile ön plana çıkarken, futbolun da seyir zevkine doyum olmayan, 90 dakikanın bir basketbol maçı gibi iki kale arasında mekik dokunan bir harmonide oynanan bir oyuna dönüştüğünü söylemek zor olmasa gerek.



D.K: Linderoth... Arkadaş İsveçli... Soğuk, kar yağışı bol, 6 ay gündüz, 6 ay gece bir memleket. Plajlarda futbol oynama koşulları yok. Ama bu arkadaş alınmasın “domuz” gibi... Biz daha göremedik gerçi, hayatı boyunca MR makinesi görmeyen adam şu anda takımla antreman bile yapamıyor, neyse... Bu arkadaş şu anda bir rekorun sahibi. İsveç milli takımı ile EURO 2004 şampiyonasında bir maçta toplam 14.4 kilometre koştu kendileri. 1970’lerde ne kadar koşuyorlardı bilemem ama, Ömer Üründül’ün değişi ile ‘Günümüz Futbolunda’ artık 10 kilometreden aşağısı ölçü değil büyük oyuncular için.

Okan abi’nin söylediklerine harfiyen katılıyorum. Aynı şey şu anda NBA için de geçerli. 1980’lerin sonlarına kadar, hatta 90’ların ortasına kadar tüm dünyada etkisini gösteren Amerikan basketbolu, son birkaç yıldır muazzam bir değişim içerisinde. Artık çoğu takımın liderliğini ve skor gücünü elinde tutan, takımlarının vazgeçilmezi olan birçok Avrupa’lı oyuncuyu NBA’de görmemiz mümkün. Bir anlamda bu NBA adına Avrupa’ya açılma hamlesi olsa da, Kukoc’un başı çektiği, Peja, Nowitzki ve Parker gibi oyuncuların devam ettirdiği ekol artık kendini kabul ettirmiş durumda.

Gelişen bu sürece ister Amerika’nın Avrupa basketbol seviyesine inmesi, ister Avrupa’nın Amerika basketbolu seviyesine çıkması deyin, aynı olay futbol içinde de geçerli. Gelişen futbol sistemine göre artık hem Brezilyalı futbolcular ayakta kalmak için güçleneceki, hem de Avrupa’lı futbolcular gole gitmek için estetikliğe önem verecek. Biz de Federer-Nadal maçı gibi, topu bir o kalede bir bu kalede göreceğiz.



Lig değil, kupa... Peki heyecan nerede?


D.K: Son günlerde ekranlarda sıkça izlemeye başladık. Tüm federasyonlar, hazır Salı-Çarşamba-Perşembe’leri boş bulmuş iken, yayıyorlar tüm kupa maçlarını. Ama yoğun geçen bir ders trafiğinden sonra, akşam evime gelmiş olan ben, otrup maç izleyeceğime bin pişman oluyorum. Yahu arkadaş, iki hafta içinde 3 Everton-Liverpool, 3 Antalyaspor-Beşiktaş, 3 tane de Sivasspor-Galatasaray maçı izledim... Özellikle Everton-Liverpool maçı, benim gözümde artık Meksika 2. Ligindeki bir maçtan farksız oldu. Sıktı... Derbi dediğin yılda maksimum 2 kez oynanmalı. Gör o zaman hırsı, kemik seslerini, kazanma arzusunu. Lütfen bir sonuçlara bakın. Galatasaray-Sivasspor maçında, penaltıları saymassak atılan toplam gol sayısı 4. İki maçta 1-1 bitmiş. Peki Everton-Liverpool. 3 maçta atılan gol sayısı 4! Takımlar üst üste birbirleriyle oynayınca, ezberler çözülüyor. Eski zamanki gibi, tek maç üzerinden yapılsın, maçlar gündüz oynansın. Çok fazla şey istedim... Bazen kendime, ‘acaba ben 1986’da değil de, 1966’da falan mı doğdum’ diyorum... Nedir bu bendeki eskiye özlem. Ha, eskiyi yaşasam ne ala, onu da görmedik... Konudan saptım ama, yazılarını çok severek takip ettiğim, benim gibi yurtdışında yaşayan ‘Joe’ abimin yazdığı gibi, “Ne arıyorum ben lan burda? Tüm bunları bırakıp bir Yunan sahil kasabasında Yorgo ile **** parmak enseye şaplak vaziyetde tavla oynamak varken, tüm bunlarda ne böyle? Ne böyle ha? Ne böyle?” demek geliyor insanın içinden. Ha kupayı alana da ne yarayacaksa. Yarı finale gidenler Fenerbahçe, Ankaraspor, Beşiktaş, Sivas... Zaten Fener, Beşiktaş ve Sivas kesin UEFA potasındalar. Ankaraspor, yarı finalde elenip, Türkiye’yi UEFA’da temsil etmeye hak kazanan takım olarak tarihe de geçer. Melih Gökçek de sevincinden 5-10 arsa daha alır, eşine çocuğuna...


Blok değil, Blog...



YeniDüzen dışında hiçbir gazete sayfasına girmiyorum artık. Spor için konuşacak olursak, artık spor bakımından çoğu köşe yazarının ve yorumcunun işi bitmiş. Kıbrıs açısından söylemiyorum, Türkiye medyası açısından bahsettiğim. Zamanında internet yokken, öyle böyle atıp tutan Hıncal Uluç gibi isimleri artık kimse kaale almıyor. Niye alsın ki? Benim bildiğimi bana satma uğraşı. Zaten artık birçok gazete, bloglardan arak yapmaya başladı.

Efendim ‘Blog’ bir nevi, internet günlüğü. Ama bu blog öyle ‘Sevgili blog, bil bakalım bugün noldu?’ tarzı başlayan blog değil. Her konudan yazılar yazbiliyor insanlar. Kimi futbol, kimi basketbol, sonra müzik, tek lig hakkında yazanlar, sadece bir takım üzerine kafa yoranlar... Hepsi de gazetelerden daha eğlenceli, daha yaratıcı, daha güncel... Sabah kahvaltısı, uyanmak için acı kahve, ve sevdiğim bloglar... Okul öncesi uyanma merasimi...



Bu işin piri, Bülent abimiz, nam-ı değer Aceto Balsamico. (http://acetobalsamico.blogspot.com ) adresi. Kıbrıs’lı arkadaşımız İbrahim’in de (nam-ı değer Le Foot) yazılarıyla destek verdiği, günlük hayattan her şeyi bulabileceğiniz Flying Dutchman (http://vliegendenederlander.blogspot.com), PCLion FC, PenneArabiata, Ali Sami Yen, Mayıslar Bizim, Mahalle Takımı, Japon Kale ve daha niceleri... Kim ister ki gazete, benim sesimi, benim düşüncemi ve ilgi alanlarımı bulduğum bir yer olduktan sonra... Drogba Fener’de, Eto’o GS’ye imzayı attı haberleri de yok hem burda, fotoşop uğraşı minimum seviyede.

Tavsiye ederim, girin okuyun, farkı göreceksiniz... Bu arada bizim yazılarımızı da http://magusaglasgow.blogspot.com/ adresinden bulabilirsiniz... Herkese mutlu, sağlıklı, huzur dolu haftalar...

Hiç yorum yok: