13 Şubat 2013 Çarşamba

Geleceğe Dönüş 3 (Kırmızılar Adına Tarihin En Kötü Yılı)

Kırmızılar Adına Tarihin En Kötü Yılı


O dönemler adayı kasıp kavuran bir takımdı Liverpool. 1987-88 sezonunu hem Lig hem de Federasyon Kupası şampiyonu olarak bitiren ekip, 88-89 sezonuna da aynı hedefler ile başlamış, Kenny Dalglish’in oyuncu-menajer olarak görev yaptığı senede rakiplerin korkulu rüyası olmayı hedefliyordu. Her şey güzel başlamıştı aslında. Ligde şampiyonluğu kovalayan Liverpool, 15 Nisan 1989’da tarih kitaplarına kulübün en kara günü olarak yazılacak bir maça çıkıyor, Hillsborough’da oynanan Nottingham Forest – FA Kupası yarı final maçındaki olaylar nedeni ile 96 Liverpool taraftarı feci şekilde can veriyordu. Yazıya dökeceğimiz maç bu maç değil, aslında bu maçın hemen bir hafta sonrasında oynanmak üzere planlannmış Liverpool-Arsenal maçı.

Bu olay nedeniyle maç ertelenmiş, günü açıklanacak ileri bir tarihe alınmıştı. Maça geçmeden biraz daha o sezondan bahsedelim. Arsenal sezonun uzun bir bölümünde ligi lider götürmeyi başarıyor, hatta 1989 yılının başında Liverpool’a karşı farkı bir ara 15 puana kadar çıkarıyordu. Fakat daha sonra form grafiği düşen ekibe 1 Ocak tarihinden sonra hiç mağlup olmayan Liverpool yetişmeyi başarıyor, son 2 maçta 1 puan alabilen Arsenal’a karşı 2 maçını da kazanan Liverpool, fikstür sonunda öne geçmeyi başarıyordu.
Bu dönemde FA Kupası finalinde Everton’u 3-2 mağlup eden Liverpool, kupayı 2. kez üst üste müzesine taşırken, lig şamiyonunu ise belirlemek üzere geriye sadece bir tek maç kalıyordu, Anfield Road’da oynanacak Liverpool-Arsenal karşılaşması. Liverpool bu maçı da alması halinde 2 sezon üst üste duble yapmış olacak ve tarih kitaplarındaki yerini alacaktı. Son maç öncesi Liverpool, Arsenal’ın 3 puan önünde yer alırken, aradaki averaj farkı ise +2 olarak Liverpool lehineydi. Yani şampiyon olabilmek adına Arsenal’ın 2 farkla maçı kazanması gerekiyordu. Liverpool ekibinin formu göz önüne alındığında, kendi sahalarında böyle bir sonucu kimse ihtimal dahiline bile almıyordu. Kadrosunda bulundurduğu Grobelaar, Alan Hansen, Ray Houghton, Ronnie Whelan, John Barnes, Aldridge ve Rush gibi isimlerle sahaya çıkan Liverpool’a karşı, David O’Leary, Michael Thomas, Tony Adams, Alan Smith gibi nispeten daha mütevazi bir kadroya sahip Arsenal sürpriz peşinde olacaktı.

Maça iki takım da çok temkinli başlamıştı. Sahaya 5-4-1 gibi bir diziliş ile çıkan Arsenal’ın bu mentalitesi aslında mantıklı değildi, gol isteyen taraf onlar olmalıydı. İlk yarıda fazla bir pozisyon yaşanmazken, 32. dakikada sakatlanan Ian Rush’ın yerine oyuna Peter Beardsley dahil oluyordu. İkinci yarıya hızlı başlayan Arsenal, 52. dakikada bulduğu frikik sonrası gelen ortada Alan Smith ile golü buluyor ve tüm Liverpool tribünlerinde soğuk duş etkisi yaratıyordu. Endirekt serbest vuruş olduğundan, Liverpool oyuncularının hakeme Alan Smith’in topa müdahalesi olmadığı yönünde itirazları sürerken, hakem çoktan orta noktaya koşmuştu bile. Bu dakikadan sonra ataklarını sıklaştıran Arsenal, bir anda 4-4-2 dizilişine dönerken, oyuncu değişiklikleri ile daha atak bir görüntü sergilemeye başlıyordu. 74. dakikada kaleci ile karşı karşıya golü kaçıran Arsenal tarafı, rakibine kontratak şansı veriyor, bu şansı ise Liverpool gole çevirmede etkisiz kalıyordu.


Maçın 90. dakikasında TV kameraları Liverpool’un orta saha oyuncusu Steve McMahon’u yakın plan alırken oyuncu arkadaşlarına 1 dakika kaldığını işaret ediyordu. Maç böyle bittiği takdirde Liverpool şampiyon olacaktı. Verilen 3 uzatma dakikasının 2.’sinde, Arsenal son atağını gerçekleştirme şansı buldu. Arsenal kalecisi Lukic’in uzun vuruşunda topla buluşan Lee Dixon, aynı şekilde topu ileriye gönderiyor, topu kontrol eden Alan Smith ise gerilerden gelen Michael Thomas’ın önüne yuvarlıyordu. Karşı karşıya kaldığı pozisyonu gole çeviren Thomas, adını tarih kitaplarına yazdırmayı başarıyordu. Son saniyede 2-0 öne geçen Arsenal, kalan 25 saniyeyi de tamamlıyor ve şampiyon oluyordu. İki ekip de ligi aynı puan ve aynı gol averajı ile bitirdiğinden, rakibinden sezon boyunca 8 gol daha fazla atan Arsenal kupayı alıyordu.
Enteresan bir şekilde Cuma gecesi oynanan bu karşılaşmayı yaklaşık 8 milyon insan televizyondan takip etmişti. 1999 yılında ise Channel 4’ün yaptığı Top 100 Greatest TV Moments listesine 60.sıradan giriş yapan maç, ünlü yazar Nick Hornby’nin Fever Pitch isimli kitabında da kendine yer bulmuş, bu kitap aynı zamanda 1997 yılında beyaz perdeye aktarılmıştır.



Maç sonrası Liverpool taraftarlarının sahada kalıp Arsenal’ı alkışlaması da, Hillsborough faciası sonrası bazı şeylerin değişmeye başladığının göstergesi olmuştur adeta. Bu karşılaşmayı da “futbolun reputasyonu geri döndü” şeklinde yorumlayanlar ile beraber, “futbolun İngiltere’de yeniden doğduğu gece” olarak görenler de vardır. Bu maç, geçtiğimiz sezon son saniye Manchester City’nin kazandığı şampiyonluktan bile daha dramatik bir şekilde sonlanmıştır aslında. Belki de Liverpool’un laneti o zamanlar başlamıştır filizlenmeye.

Geleceğe Dönüş 2 (Nuremberg Savaşı + Figo)



Nuremberg Savaşı

Bu kez golleri, kupaları veya şampiyonlukları değil, kartları konuşacağız. Çok da gerilere gitmeye gerek yok, 2006 Dünya Kupasında oynanan bir maça gideceğiz beraber. Almanya’da düzenlenen ve finalde penaltılar sonucu kupaya uzanan İtalya değil konumuz, ne de ev sahibi Almanya. Kupanın 2. turunda oynanan Portekiz-Hollanda maçını konuşacağız.

Kupaya 2004 yılında kendi evinde Avrupa Kupasını finalde Yunanistan’a kaybetmiş olarak gelen Portekiz, hem tecrübeli isimleri hem de yeni gençleri ile kolektif olarak son kez turnuvada yer alıyordu. Figo, Meira, Maniche, Postiga ve Nuno Gomes gibi son dönemlerini yaşayan tecrübeli oyuncularla beraber, Ronaldo ve Simao gibi yetenekler eklenmiş, kupanın favorilerinden biri olmuştu Portekiz. Karşılarında ise kadro kalitesi olarak üst seviyede olan, ama aynı zamanda genç isimleri ile ön plana çıkan bir ekip olarak Hollanda vardı ikinci turda. Herkes bol gollü, pas oyununa dayalı ve güzel bir oyun beklerken, sahada adeta bir savaş olacağını kimse bilmiyordu, oyuncular bile...

Nuremberg Savaşı aslında 1945 yılında Amerika Birleşik Devletleri ile Nazi Almanyasının, 2. Dünya Savaşı sırasında 5 gün süren muhabereye verilen isim. Bu savaş sırasında 2. Dünya Savaşının en korkunç sahneleri yaşanmış, sonucunda ise ABD bayrağını göndere çekmeyi başarmıştı. Bu savaştan yıllar sonra, yine aynı yerde artık bir stadyum vardı. Bu stadyumda futbol maçına çıkan ekipler ne ABD, ne de Nazi Almanyasıydı. Artık ortada Nazi Almanyası yoktu zaten, kadrosunda neredeyse bir tane bile Alman bulunmayan milli takım ise bu karşılaşmada oynamayacaktı.

FC Nuremberg’e ev sahipliği yapan stadyum, 1928 yılında inşa edilmiş. Yani 1945 yılındaki savaşı da, daha sonra bu satırlarda anlatacağımız maçı da görmüş bir stadyum aslında. İlk olarak 1963 yılında, daha sonra 1988 yılında, en son olarak da 2006 Dünya Kupası öncesi restorasyondan geçen stadyum, 48,500 kişilik kapasitesi ile gerçekten şehir için güzel bir yapı.


Maça dönecek olursak, maç için atanan hakem Rus Valentin Ivanov, bu karşılaşma sonucunda tarihe geçmeyi başararak, efsaneler arasına adını yazmayı başardı. Ivanov’un maçın toplamında gösterdiği 16 sarı ve 4 kırmızı kart, Dünya Kupası tarihinde de bir ilkti aslında. Maça hızlı başlayan Portekiz, 23. dakikada şimdilerde futbolu bırakmış Maniche’nin golü ile öne geçiyor, ardından savaş başlıyordu. Maçın hemen başında ilk sarı kartı Mark Van Bommel gördü, dakika henüz 2 idi. Bundan 5dakika sonra Hollanda defansından Boulahrouz sarı kartını görmeyi başardı. Golü atan Maniche, golden sadece 3 dakika önce Portekiz adına ilk sarı kartı görmüş, 31. dakikada Portekiz’den sarı kartı gören Costinha, kart sayılarını eşitlemişti. Maçın ilk yarısının son dakikasında ikinci sarı kartını gören Costinha, önde olan takımını 10 kişi bırakmayı başarırken, takımlar devre arasında bu şekilde gitmişlerdi.

İkinci yarının hemen başında Portekiz adına oyuna giren Petit, sadece 4 dakika sonra sarı kartını görmeyi başarırken, 59’da Hollanda’dan van Bronckhorst, 60’da ise Portekiz’den Figo sarı kart görüyordu. 63. dakikada ikinci sarı kartı görerek oyun dışı kalan Boulahrouz, iki takımın oyuncu sayısını da eşitlemişti. Bu dakikadan sonra olay tamamen çığrından çıkmıştı. 73 ve 78’de iki sarı kart görerek oyundan atılan Portekiz’li Deco’ya ek olarak, Hollanda’dan Sneijder ve Van der Vaart, Portekiz’den ise Ricardo ve Valente girdikleri tartışma sonrası sarı kart görüyorlardı. Herkes maçın bu şekilde sonlanacağını düşünürken, maçın uzatma anlarında ise Van Bronckhost ikinci sarı karttan dolayı oyundan atılıyor, ve maç 1-0 Portekiz’in üstünlüğü ile sona eriyordu. Evine dönen Hollanda, yine büyük umutlarla geldiği bir turnuvadan boynu bükük bir şekilde erken ayrılırken, Portekiz ise çeyrek finalde İngiltere’yi penaltılar sonucunda eleyerek yarı finale çıkıyor, ama Zidane önderliğindeki Fransa’ya mağlup olmaktan kurtulamıyordu. Almanya karşısında 3.’lük maçını da kaybeden Portekiz, turnuvaya yine de başarılı bir şekilde nokta koyuyordu.


Luis Figo

Kimse daha Ronaldo’yu tanımazken, Eusebio’dan sonra bu topraklarda top oynamış en büyük isimlerden biri olan Luis Figo, Barcelona’da oynadığı futbolla herkesi kendisine hayran bırakıyordu. Rivaldo’lu, Kluivert’lı efsane Barcelona’nın 100. yıl kadrosunda kaptanlığa kadar yükselmeyi başarmıştı. Sporting Lisbon’da başladığı kariyerinde bir sonraki durağı Barcelona olan yıldız oyuncu, bu takımda toplam 172 maça çıkıp, 30 gol kaydetmeyi başarmıştı. Ardında şok bir karar ile tüm dünyayı şaşırtan Figo, “Los Galacticos” projesinin ilk ayağı olarak Real Madrid’e imza atıyor, Barcelona taraftarlarından ise büyük tepkiler görüyordu. Zidane, Ronaldo, Beckham, Raul, Roberto Carlos ve Owen gibi isimlerle beraber forma giymeye başlayan Figo, 7 numarayı Katalunya’da bırakarak, Madrid’de 10 numarayı sırtına geçiriyordu. 10 numara ile 164 maça çıkıp 36 gol atan Figo, kariyerinin son dönemlerini geçirmek adına Milano ekibi Inter’e geçiyor ve 105 maça da mavi-siyahlı forma ile çıkıyordu. Futbolu bıraktıktan sonra Inter bünyesinde çalışmaya devam eden Figo, Portekizce, İspanyolca, İngilizce, İtalyanca ve Fransızca olarak tam 5 dili rahatça konuşmasıyla da ilginç bir profil çizmekte. Figo’nun hiç dağılmayan parlak saçları, ilginç golleri ve hırsı ile hatırlayacağız her zaman.