22 Kasım 2010 Pazartesi

Hakemler Ne Istiyor?


Yıllardan beri süre gelen gereğinden fazla bir rekabet var İskoçya'da bilindiği üzere. Bu rekabetin sonucunda Glasgow şehrinin mavi ve yeşil yakasında forma giymiş oyuncular ve görev yapmış teknik adamlar üzerilerinde sürekli bir baskı hissettiler senelerdir. Bu bağlamda belli dönemlerde birçok oyuncu değişik yollarla birçok tehdit almış ve saldırılara maruz kalmışlardır.

İskoçya'ya gittiğim ilk haftayı hatırlıyorum. 2008 yılının Eylül ayının sonlarına doğru Celtic'in şimdiki hocası Neil Lennon o dönemki menajer Gordon Strachan'ın yardımcılığını yapmaktaydı ve Rangers taraftarlarının öfkesinden nasibini iyi bir şekilde almıştı. Efsanevi Martin O'Neill döneminde Celtic takımının kaptanlığını yaparak birçok başarılar elde eden Kuzey İrlanda'lı Lennon, o gece Glasgow'un elit bölgesi East End'de iki Rangers taraftarının sözlü saldırılarına karşılık verince, köşeye sıkıştırılıp feci şekilde dövülmüştü. Kameralar tarafından bulunan 2 taraftar hapis cezası almış, hapishaneden Lennon'a yine öfke dolu bir mektup yazınca da tutukluluk süreleri uzatılmıştı.

Bu gibi olaylar İskoçya'da sürekli meydana gelmekte. Aynı şekilde bu iki büyük takımın maçlarını yönetmiş hakemler de, kaybeden takım taraftarları tarafından sürekli baskı altına alınmış, kimileri de hakemliği bırakma noktasına gelmiştir. Fakat, geçen hafta hakemler belki de eşi benzeri gorülmemiş bir karar alarak, futbol taraftarları içinde oluşan bu nefrete bir protesto ile dur deme eğilimine giriştiler.

Olay aslında bir ay önce oynanan Old Firm maçında başladı. Celtic adına gerçekten de inanılması zor (sırtı dönükken) bir penaltı kararı veren hakem tüm eleştiri oklarının hedefi olmuştu. Fakat bomba 2 hafta sonra Hearts deplasmanında patlayacaktı. Celtic maçı 2-0 kaybediyor ve maç içerisinde 2 tane yüzde yüz penaltıları verilmiyordu. Bu da yetmezmiş gibi hakem Dougie McDonald maç sonrası menajer Lennon'a yaptığı açıklama ile maç raporunda yazdıkları farklı olduğu ortaya çıkınca tüm Celtic camiası adeta kellesini istemeye başlamıştı. Bu yalanını kabul eden McDonald, sadece bir uyarı cezası alarak yırtıyor, Celtic taraftarlarını daha da kızdırmıştı.

Bunun üzerine devam eden haftalarda defalarca basına açıklama veren Celtic başkanı John Reid, McDonald'ın kesinlikle kovulması gerektiğini önüne getirilen her mikrofona söylemeye başladı. Hakemin bu kararları bilerek verdiğini de iddia ediyordu, hatta olayı din meselesine bile bağlamaya çalıştı. Hakemlerin hangi takımı tuttuklarını SFA'e bildirmeleri gerektiğini, maç atamalarının da bu bağlamda yapılması gerektiğini savunuyordu. Kendisine göre Celtic maçlarına bilinçli bir şekilde Protestan ve Rangers taraftarı olan hakemler veriliyor ve maçlar sabote ediliyordu.

Bu kadar baskıya dayanamayan hakemler birliği ise yaptıkları toplantıda hedef gösterildikleri gerekçesi ile hayati tehlikelerinin bulunduğunu, bu nedenle de önümüzdeki hafta grev yapıp maçlara çıkmama kararı aldıklarını belirttiler.

Kendilerine yapılacak saldırılar ile beraber, ailelerinin de tehditler aldığından bahseden hakemler, bu kadar baskının artık kabul edilemez bir sınıra geldiğini ve bir hamlenin gerekli olduğunu belirttiler. Sokakta her an taciz ve saldırılara maruz kalmaktan korktuklarını da belirttiler.

Grev kararı alan hakem sayısı 30. Bu hakemlerin hepsi Grade 1, yani 1. sınıf hakemler. Böyle bir grev oluşması sonucunda Grade2, yani 2. sınıf hakemler maçları yönetecek, ya da lige 1 hafta ara verilecek. Ayrıca İrlanda Futbol Federasyonu ile irtibata geçip, 1 haftalığına hakem transferi yapma konusu da gündemde. 2. sınıf hakemlerin bu tip üst düzey maçlarda daha fazla tepki çekeceğinden korkuyorlar normal olarak.

Bu olay belki de bir başlangıç. Gerçekler su yüzüne çıksın, eğer gerçekten bir art niyet varsa, eninde sonunda ortaya çıkar. Grev kararı alan 29 hakem, öncelikle meslektaşlarının yalan söylediğine tepki göstersin, bir Celtic taraftarı olarak bunu rica ediyorum. Tehditler vs kötü tabii, fakat ortada bir özür yoksa, art niyet olduğu açık. Sonuç olarak 1 tanesi (McDonald) hakemliği bırakırsa, diğer 29'u da rahatlayacak, emin olun...

Back to Same Old Story


Yine Celtic, yine kaybedilen altın değerinde 2 puan.

Celtic için Old Firm mağlubiyeti sonrası işler futbol anlamında idare ederken, Federasyon ve hakemler ile olan ilişkiler kopma noktasındaydı. Her an bir patlama gelebilirdi derken, Dundee United Parkhead'e konuk oldu.


Celtic iyi de başladı hani, 22. dakikada attı Hooper, gol sayısını 9'a çıkardı. (Gol krallığında Kenny Miller 18 gol ile farkı açmış durumda, belirtelim.) Daha sonra direkten dönen toplar, karşı karşıya kaçan goller ile abluka altına alınan Dundee United kalesi, 2. golü bir türlü bulamayan Celtic karşısında iyi direndi.


Fakat artık uzatma anlarında Shaun Maloney'nin yaptığı faulü gole çeviren Sean Dillon, hem takımına bir puanı 90+4'de kazandırdı, hem de Rangers ile Celtic'in arasının 3 puana çıkmasına sebep oldu.


Hafta sonunda Rangers 14 maçta 37 puan ile birinci, Celtic is 34 puan ile ikinci sırada. Ama bundan daha önemlisi, İskoç hakemlerin aldığı grev kararı. Bir diğer konu başlığı olsun bu. Enteresan ve alışık olmadık şeyler yaşanıyor İskoçya'da.


Avrupa'da Bu Hafta (1)

Uzun zamandır ara verdiğim gazete köşe yazılarıma her salı yayınlanacak Avrupa'dan Futbol köşesi ile geri dönüyorum sanırım. Gazetecilik kariyerim (!) yükselişe geçiyor yine... Nereye kadar sürdürebiliriz, iş güç içerisinde görelim bakalım...

Avrupa'dan Futbol (1) - YeniDüzen


Geçenlerde kendi kendime bir istatistik tutmaya başladım. Haftasonlarını ziyadesi ile evde geçirdiğimden, bu 2 günlük süre zarfında izlediğim maç sayısını her hafta not etmeye çalışıyorum. Böylelikle kendi bağımlılığım üzerinden mazoşistce zevk alıyor, ne hale dönüştüğümü kağıt üzerinde görebiliyorum.
2 hafta önceki haftasonu 10 maç izlemişim, 5 Premier Lig, 2 La Liga, 1 Fransa Ligi, 1 İskoçya Ligi ve 1 Bundesliga. Biraz abartı evet, farkındayım. Bir sonraki hafta bayram dolayısı ile 3 Premier Lig, 1 La Liga ve 1 Serie A olmak üzere 5 maç. Ve bu haftasonu, sayı 11’e çıktı. 6 Premier Lig, 1 Fransa Ligi, 1 Bundesliga, 1 İskoçya Ligi, 1 Serie A ve 2 La Liga. Abartıyorum bazen.
Fakat, dikkat ederseniz, son 3 haftada bir tane bile Türkiye Ligi maçını canlı olarak görmedim. Galatasaray’ın maçlarında bile heyecan duyup açmıyorum. Zaten Lig Tv de almadım. Evde Digiturk var ve sadece Spormax açık. Bu kadar maç benim haftalık futbol ihtiyacımı fazlasıyla alıyor, üstüne üstlük bir de güzel geçen maç yakaladım mı, limit yeterince doluyor.
İzlediğim ligler anlamında kısaca geçecek olursak;
- Premier Lig: Harika bir sezon yaşıyor İngilizler. Bir ligde eğer ki takımlar arası fark puan anlamında az ise, ve başa oynayan ‘büyük’ takımlar nispeten küçük takımlara puan kaybederse, hemen o büyük takımlar için “kaliteleri düştü” yorumları yapılır. Fakat bu Premier Lig için geçerli değil. Her takım, her takımı yenebiliyor. Örnek verecek olursak; Newcastle, Sunderland’a 5 tane attı, sonra gitti Bolton’dan 5 yedi. Fakat öte yandan Sunderland, gidip Chelsea’ye deplasmanda 3 tane attı. İşte böyle önceden belirlenemiyor hiçbir şey. Bu haftadan sonra haftalık değerlendirmeler yapacağız, fakat özet geçecek olursak Newcastle göze hoş gelen bir top oynuyor, Liverpool toparlanma sürecinde, Chelsea ve Man U Şampiyonlar Ligi’nde iyi gitse de, ligde ard arda puan kayıpları yaşıyorlar. Bolton bir çıkış içerisinde ve Elmander-Davies ikilisi döktürüyor resmen.
- La Liga: Sirk diyorlar artık, çok da haksız değiller. Barcelona-Real Madrid egemenliğinde geçiyor ve muhtemelen haftaya oyananacak El Clasico şampiyonu belirleyecek. Almeria’ya 8 gol atan ve İspanya Ligi’ni tek izleme sebebim olan Katalanlar’ın, kim ne derse desin, Franco’nun çocuklarını (evet Franco'nun çocukları) yeneceğini tahmin ediyorum. Ronaldo’nun gözyaşlarını merakla bekliyorum. Dip Not olarak, polemik yaratma çabası içinde, Barcelona’nın en iyi oyuncusunun Messi değil Xavi olduğunu iddia ediyorum, sebeplerim var.
- Fransa Ligi: İsteseler bu kadar olmazdı herhalde. Ligin lideri ile sondan bir önceki takım arasında puan farkı 10. Evet yazı ile on, yani 3-4 maç içinde sondan bir önceki takımın ilk 5’e girme ihtimali var. Lyon yeni toparlanıyor, Hasan Kabze’li Montpellier çıkış içinde. İzlenen bir lig kıvamına geliyor, ama şimdilik sadece Lyon heyecan veriyor bana.
- Bundesliga: Borussia Dortmund, bu sezon bana izlerken en fazla zevk veren takım. 75,000 kombine satın alan bir taraftara karşı, sezonluk 77,000 seyirci ortalaması ile oynuyorlar. Japonya 2. Ligi’nden aldıkları Kagawa bir anda yıldız oldu, takımın lideri ise Nuri Şahin. Teknik Direktörleri ise tam bir tez konusu. Mainz ise ligde ikinci sırada. St. Pauli’yi de takip ediyoruz, umarım kalıcı olurlar.

Şampiyonlar Ligi ile birlikte önümüzdeki haftalarda daha detaylı incelemeler yapma şansını elde ederiz. Hayatın futbol ile bu kadar ilintili olduğunu farkeden herkes için zevkli bir hafta diliyorum.

9 Kasım 2010 Salı

Best Ever Celtic Eleven

2002 yılında Celtic taraftarları arasında yapılan oylama sonucu belirlenen En İyi Celtic 11'i.

Uzun zaman süren bir oylama süresinden sonra, baktığımızda gerçekten hakkını veren, adaletli bir seçim yapmış taraftarlar. Tek tek başlayalım;




1- Ronnie Simpson: Glasgow doğumlu olsa da, kariyerine QPR'da başlamış ve oradan Glasgow'un 1967'de dağılan takımı Third Lanark'a geçer. Tekrardan yaşanan bir Newcastle macerası sonrası, Hibernian ile İskoçya'ya döner ve 1964 yılında Celtic'e gelir. Jock Stein öncesi teknik direktörlük yapan eski futbolculardan Jimmy McGrory tarafından transfer edilmiş, daha sonrasında 1967 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunda Celtic kalesini koruyan isim olarak tarihe geçmiştir. Celtic forması ile toplam 118 maça çıkmıştır. Söz konusu listede kaleci mevkisini, oylamayı Packie Booner'dan önde bitirerek kazanmıştır. Packie Booner ise 1978-1998 tarihleri arasında 642 maça çıkmış ve tüm kariyerini Celtic'de geçirmiş bir kalecidir. Ronnie, 19 Nisan 2004 yılında aramızdan ayrılmıştır.

Not: 1931 yılında 22 yaşındayken bir Old Firm maçı sırasında Rangers'lı Sam English ile çarpışarak saha içinde ölen John Thomson da unutulmayacak kaleciler arasındadır.





2- Danny McGrain: Jock Stein'in Lisbon Lions'u 1967 sezonunda CL Kupasını alırken altyapıda idi ve bir sonraki sezon A takıma yükseldi. Big Jock'un ekibinin 9-in-a row (9 Şampiyoluk üst üste) yaptığı dönemlerde takımın değişmez sağ beki olarak oynadı. Glasgow doğumlu oyuncunun adına yazılmış 'Sliding like McGrain' diye bir şarkı bile var. 20 yıl oynadığı Celtic takımı ile 439 maça çıkmıştır. Halen daha altyapı antrenörlüğünü sürdürmektedir.


3- Tommy Gemmell: Celtic formasını 1961-1971 yılları arasında terleten Gemmell, üçlü savunmanın sol tarafında forma giyiyordu. CL Kupası kazanmış ekibin bir parçası olmakla beraber, müthiş şut yeteneğini final maçında ortaya çıkarmış ve takımı Inter karşısında 1-0 gerideyken, takımına beraberliği getiren golü atmıştır. 10 sezonda 247 maça çıkmış ve bir savunma oyuncusu için fena sayılmayacak 37 gol atmıştır. Motherwell doğumlu oyuncu, milli takımdaki tek golünü Kıbrıs'a karşı atmıştır.




4- Billy McNeill: Gelelim büyük kaptana. McNeill, Belshill-İskoçya doğumlu, savunmanın ortasında görev yaptığı Celtic kariyeri boyunca inanılmaz başarılara imza atmış. En iyi 11 kadrosuna girmekle kalmamış, Celtic tarihinin 'En İyi Kaptanı' da seçilmiştir. Kendisi 1967 yılında oynanan CL Kupası finaline kaptan olarak çıkmış ve kupayı kaldıran ilk Britanyalı takımın İskoç kaptanı olmuştur. 1957-75 arasında 486 maça çıkmış ve 9 Lig Şampiyonluğunu üst üste kazanmıştır. Başarılı kariyeri sonrası Kraliçe tarafından MBE (Member of the Order of the British Empire) nişanı ile ödüllendirilmiştir.


5- Bobby Murdoch: Yine bir Lisbon Aslanı, 1967 CL Kupasını kaldırmış isimlerden biri. 1959-73 tarihleri arasında forma giymiş ve 1970'de Feyenoord'a kaybedilen finalde de oynamıştır. Kariyeri boyunca sakatlıklardan bayağı çekmiştir. Hatta Jock Stein, kendisine sorulan 'Celtic tekrar ne zaman Avrupa'da kupa alacak?' sorusuna, 'Bobby iyileştiği zaman' cevabını vermiştir. İskoç oyuncu 2001 yılında Glasgow'da hayata gözlerini yummuştur.





6- Bertie Auld: Jock Stein'ın parıltılı dönemlerinde orta sahayı Murdoch ile paylaşan Auld, Celtic kariyerine 1955 yılında başlamış olsa da, 1961 yılında Birmingham'a gider ve 1965-66 sezonunda geri döner. CL Kupası finalinde tünelden çıkarken yüksek ses ile The Celtic Song'u söylemesi, ona efsaneler arasında bir yer ayırmıştır.





7- Jimmy Johnstone: Nasıl başlamak gerek... Jimmy 'Jinky' Johnstone, 2002 yılında bu listeye girmekle kalmadı, aynı zamanda taraflar onu Celtic tarihinin 'En İyi Oyuncusu' da seçti. 515 kez formasını giydiği (1962-1975) takımda 129 gole imzasını atmıştır. Tahmin edilebileceği gibi, o da Lisbon Lions'un bir parçasıdır. Sağ açıkta hızı ve öldürücü çalımları ile final maçında 'catenaccio' felsefesini yerle bir etmeyi başarmış bir oyuncudur. Kendisini ilerde daha detaylı bir başlık altında incelemek daha yerinde olur herhalde. 7 Numaranın Kenny Dalglish ve Henrik Larsson'dan önceki ilk sahibidir aynı zamanda. 13 Mart 2006'da, nöron hastalığı sebebi ile 61 yaşında aramızdan ayrılmıştır. Tommy Burns'ün ölümünün ardından ona ithaf edilen şarkıda 'Jinky sen gökte bekliyor' mısraları yer almaktadır.







8- Paul McStay: Kadrodaki Jock Stein altında çalışmamış ilk oyuncu olan McStay, 8 numaralı forması ile gönüllerde taht kurmuş bir 'Maestro'. 1981-1997 tarihleri arasında kariyerinin tamamını Celtic ile geçirmiş ve emekliye ayrılmıştır. Celtic taraftarlarının ünlü şarkısı 'Willie Maley' (aynı zamanda takımın ilk teknik direktörü) içinde ismi geçmektedir. Dedesi ve babası da Celtic takım kaptanlığı yapmış, kardeşleri Willie ve Raymond da Celtic'de forma giymişlerdir. Takım ile beraber 3 şampiyonluk yaşasa da, bunların en önemlisi olan 1988 (Celtic'in 100. yılı) şampiyonluğunda takımın kaptanlığını yapmıştır. MBE nişanı sahibidir.





9- Bobby Lennox: Lisbon Aslanları'nda sol açık oynayarak Jimmy ile süper kanat ikilisini tamamlayan Lennox, tüm maçlar göz önüne alındığında Celtic adına kaydettiği 273 gol ile, 522 gollü lider Jimmy McGrory'yi takip etmektedir. En geç jübile yapan Lisbon Aslanı olmuştur. 1981 yılında MBE nişanı alan Bobby, kendi biyografisini de yazmıştır (A Million Miles for Celtic).





10- Kenneth Dalglish: Kenny Dalglish, ya da herkesin bildiği ismi ile 'King Kenny', Celtic tarihinin olduğu kadar Liverpool'un da efsanesi olmuş bir futbolcu. 20 yıllık kariyeri süresince sadece bu iki takımda oynaması onu hem Celtic'liler, hem de Liverpool'lular gözünde ilah mertebesine ulaştırmıştır. Glasgow doğumlu Kenny, çocukluğunda Rangers taraftarı olduğunu kitabında açıklasa bile, hiç kimse buna itiraz etmemiş, hatta umursamamıştır. Liverpool ile yaşadığı 3 CL Şampiyonluğu bir yana, Celtic takımına katılması Lisbon Aslanlarından 2 sezon sonra, 1969 sezonunda olmuştur. Celtic ile Jock Stein yönetiminde oynadığı 204 maçta 112 gol atıp, 4 Lig Şampiyonluğu, 4 Federasyon Kupası ve 1 Lig Kupası kazanmıştır. MBE nişanı sahibi Kenny, bir dönem Celtic takımında menajerlik görevi yürütse de, şu an Liverpool içinde yer almaktadır.




11- Henrik Larsson: Başka bir 7 numara, başka bir kral. 'Kralların Kralı' anlamındaki 'King of the Kings' isminin verildiği, yine oylamada Celtic tarihinin en iyi 'Yabancı Oyuncusu' seçilen İsveçli şahsiyet. Martin O'Neill döneminde Sutton ile öldürücü birlikteliklerini UEFA Finaline kadar taşımış, fakat kupayı Porto'ya kaptırmıştır. Celtic forması ile 313 resmi maçta 242 gole imza atmıştır. Efsane 6-2'lik Rangers maçında attığı aşırtma gol ve rasta saçları ile hafızalara kazınmıştır.

Celtic 9-0 Aberdeen / Larsson Etkisi


Celtic kendi sahasinda Aberdeen ile oynadi bu hafta. Neill Lennon ve yavrulari, 2 hafta once Parkhead'de alinan Rangers maglubiyeti sonrasi ilk kez Paradise'da seyirci onune cikacakti. Mactan once "Gelmis Gecmis En Iyi Celtic 11'i"ndeki tek Iskoc olmayan oyuncu ve "Celtic'in Gelmis Gecmis En Iyi Yabanci Oyuncusu" secilen Henrik "The King" Larsson'un da maci izleyecegi aciklanmisti. Sirf bu nedenle oraya mac izlemeye gidecek taraftarlar oldugundan emindim. Larsson'un ayagi ugurlu geldi, hatta kendisi hafta icinde takimla antremana bile katildi!


Acikcasi maci izlemedim, bu sezon kacirdigim ikinci Celtic maci oldu, o da boyle bir farka sahne oldu!
Gary Hooper transfer oldugunda, icimde ona karsi inanilmaz bir sempati vardi, bosa degilmis. Zaten Celtic'in kurulus yili olan 1888'e ithafen 88 numarali formayi giymesi bile yeter! Ote yandan transferin son gunlerinde Hibernian'dan gelen Stokes da 10 numaranin hakkini vermeye basladi.

Celtic; Stokes (pen) 26, Hooper 28, Hooper 33, Stokes (pen) 45, Magennis (og) 61, Hooper 63, Ledley 71, Stokes 74, ve McCourt (pen) 85 golleriyle averaj yaparken, Rangers'a bu yarista "daha yalniz degilsin" mesaji vermeye calisiyordu. Bu sefer olmasi gerek. Rangers'in 3 in a Row yapmasini engellemek gerek.




Maca dair skordan ziyade tribunlerde de akillarda kalan bir olay yer aldi. Bu donemler Ingiltere Premier Ligi'nde ve genel anlamda Britanya'da teknik adamlar (ve bazi futbol takimlarinin formalarinda da var) Kirmizi bir cicek takiyorlar. Bu cicegin adi "Poppy" ve "rememberance day" gunu adi altinda, Dunya Savasi sehitlerini anmak icin takiliyor. Celtic taraftarlari da Irlanda genlerinden olacak, yukardaki fotoda gorulen pankarti hazirlamislar, kisaca "Zalimlikleriniz cehennemdeki seytanlari bile utandirir, Irlanda, Irak ve Afganistan! Hoops (Celtic forma tarzi) uzerinde poppy istemiyoruz!"
Bunun uzerine Celtic yonetimi, pankartin kendi kontrolleri disinda stada sokuldugunu ve konuyu arastiracaklarini soyleyerek ozur dilemek zorunda kaldi.


Mactan sonra Celtic bir haberi daha duyurdu, En son Wigan takiminda forma giyen ve bu donemde free agent statusunde olan Fransiz Olivier Kapo, Celtic ile anlasmaya vardi ve dun gece reserve macinda Newcastle'a golunu bile atti! "Tekrar Fransa Milli takimi'nda oynamak istiyorum" demis ama bana gore biraz hayalci davranmis... Celtic bu transfer ile birlikte McGeady bosluguna bir adam daha katmis oldu. Bana kalirsa Maloney/Ledley/McCourt gibi isimler arasinda sans bulmasi icin cok cabalamasi gerekecek.

Anlatmak istediklerime devam edecegim. "Best Ever 11" ve "Official History DVD" gibi basliklarim var.

5 Kasım 2010 Cuma

5th of November




Çağımızın klavye bebeleri, izledikleri ve etkisinde kaldıkları tek anarşizm temelli film olan V for Vendetta'yı izleyip, muhtemelen maskenin göz alıcılığı ile o ünlü söz öbeğini ezberlese de, eminim bir çoğu bugünün aslında ne anlama geldiğinden bir haber, kendi profillerini beyaz maskeli bu adam ile doldurup, yine günlük hayatın rutinine kendilerini kaptırıyorlardır. Tıpkı her 29 Ekim ve 23 Nisan'da, internet güruhunda başkaları tarafından "klavye milliyetçileri" olarak bilinen insanların tüm facebook ve twitter alemini Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Bayrağı ile donatarak, yine okey, poker, çiftçilik vb. gibi oyunlar oynamaya, birbirlerini "dürtmeye" devam ettiklerini gözlediğimiz gibi.


5 Kasım 1605 tarihinde Guy Fawkes, Britanya Parlamentosunu 'gunpowder' ile patlatmayı denemiş, suç üstü yakalandıktan sonra da, 31 Ocak günü vahşi bir şekilde halkın gözü önünde katledilmiştir. Britanya ise bugünü "Bonfire Night" adı altında, tüm gece boyunca havai fişekler ile kutlamaktadırlar. 2008 yılında birebir görme şansına eriştiğim bu gece sonrası, tam anlamı ile 1 saat kesintisiz süren bir gösteri izlemeyi başarmıştık.


Guy Fawkes, o gece başarılı olsaydı, bugün sadece Britanya'da değil, tüm dünyada dengeler değişebilir, bambaşka bir sistem altında yaşıyor olabilirdik. Evet, bana göre bu kadar büyük bir olay. Artık adında ya kutlama denilsin, ya anma denilsin, bu günü yaşatmak bile anlamlı.


Dip Not: Kilolarca barut ile yakalandıktan sonra adını 'John Johnson' olarak veren Fawkes, neden bu eylemi planladığı kendisine kral tarafından sorulduğunda "to blow you Scotch beggars back to your native mountains" diye cevap verir.