25 Ocak 2009 Pazar

FutbolPedia 10







Ekonomik kriz tüm dünyayı sarıyor. ‘Endüstriyel futbol’ herkes tarafından

eleştirilen bir olgu. Herkes futbolda eskiden olduğu gibi ‘forma aşkını’ özlüyor. Dünyada dalga dalga yayılan bu kriz endüstriyel futbolu vururmu?


O.D: Çok ciddi bir konuyu tartışıyoruz sanırım. Amerika’dan başlayıp sonrasında Avrupa’ya diğer ülkelere yayılan kriz elbette endüstriyel futbol dediğimiz astronomik paralarla yapılan futbolu etkileyecektir. Özellikle dev Amerika şirketlerinin başinı çektigi, Rus ve Arap sermayelerinin işin içine çekildigi bu çilginlik bir miktar dizginlenecektir. İngiltere Premier Ligini domine eden 3 büyük kulüp 1 hafta sonra başlayacak ara transferde tam anlamıyla SUSKUN! ManU, Chelsea ve Liverpool’dan henüz tık yok. 4. büyük Arsenal zaten geçen yıldan havlu atıp kendi gençlerine yönelmişti. Şu anda hem Avrupa’da hem de dünyada en üst lig olarak kabul edilen İngiliz Premier Liginin bu 3 takımının sessizliği bence seni sevindiriyor olması gerekir Deniz... Endüstriyel futbolun geldiği bu noktadan bir geriye dönüş başlıyor sanırım. Çilginliga son gibi geliyor bana... ManU’nun ana sponsoru AIG ilk krize giren Amerikan şirketlerinden. Arkadan Chelsea’de çalisan personellerin işten durdurulması ve Ocak ayında transfer yapmama kararı hep bunun işaretleri gibi... Sanırım Liverpool’un da yeni stad projesi durgunluğa girmiş gibi...

Küresel kriz futbolda taşları yerli yerine oturtabilir. Anormal transfer ücretleri, alışveriş merkezine dönen takımlar artık alt yapılarına biraz daha dönebilirler. Zaten UEFA gittik sonra kulüpleri bu konuda daha da sıkmaya başladı... Her yıl için A takımda oynayan ve alt yapıdan gelen futbolcu sayısı artıtlması kararı yürürlüğe girmşitir.

Transfer konusunda durgunluğun yada astronomik ücretlerle oluşacak transferlerin sadece İngiltere ile sınırlı kalmayacağını söylemek isterim. Her zaman flaş transferlere imza atan İspanya’da çok da iyi gitmeyen Real Madrid, İtalya’da Milan, Türkiye’de Fenerbahçe transferin başlayacağı 1 Ocak için suskunluklarını koruyorlar.

Ben bu durumun, para-güç dengesinin büyük takımlardan küçük takımlara yöneleceğini gösteriyor. Liglerin dengesinin bir şekilde düne göre daha iyi olacağını ve endüstriyel futbolun mevzi kaybedeceğini düşünüyorum.

D.K: Sana katılıyorum Okan abi. Kriz ortamlarını hiçbirimiz sevmeyiz, orası bir gerçek ama, hayalini kurduğumuz ‘forma aşkı’ için oynayan futbolcuların sayısı artacak gibi geliyor yakında. Dediğin gibi Chelsea ve Man U’da tık yok. Fenerbahçe ise yine bir-iki transfer yapacaktır (yazıyı hazırladığımız sırada FB, Ankaragücünden Gökhan Emerciksin’i renklerine bağlamış). Liverpool’da ise şimdi Everton ile ortak stad yapma projesi atıldı ortaya. Taraftarlar beğenmemiş tabii bu durumu. Bence de ‘Merseyside’ derbisinin önemini azaltır bu uygulama. Zira İtalya’da aynı stadda oynayan Lazio-Roma, Inter-Milan gibi takımlar bunu yıllardır yapıyor diye herkes alışmış. Yankilerin evlerine dönmesini o kadar arzuluyorum ki!

Endüstriyel futbolu bugüne kadar desteklemiş olan senin, bu düşüncelere sahip olman beni mutlu etti. Bu uygulamaya sadece transfer yönünden bakmayalım. Yayıncı firmaların gelirleri de azalacağından, fiyatları artırmak zorunda kalabilirler. Belki aynı zamanda bilet fiyatları azalırsa, stadyumlar full kapasite oynamaya başlayabilir.

Dortmund’un taraftar ve stadyum doluluğu üzerideki namını hepimiz biliriz. Dortmund’un çok parası mı var? Adamlar bundan 3-4 sene önce batıyordu. Hala daha sırtlarını dikebilmiş değiller. Hatta geçen sene ünlü Westfalen Stadı’nın ismini sponsorluk anlaşması ile beraber Signal Iduna Park olarak değiştirdiler. Peki Dortmund’un sahibi kim? Amerikalı mı? Hayır. Rus mu? Hayır. O zaman olsa olsa Araptır. Hayır. Dortmund özbe öz taraftarın takımı. 2000 yılının başında halka açılan Dortmund kulübünün %80’lik kısmının sahibi halk. Alman Borsası böyle diyor. Peki Dortmund son sezonlarda kupalar kazanmışmı? 90’ların başında Juventus’a kaybedilen UEFA kupası finali, ardından 1997 yılında yine Juventus’a karşı kazanılan Şampiyonlar Ligi Kupası. Ondan sonra hem finansal hem de başarı açısından çöküşe geçmiş bir takım.

Peki gel gelelim bu takım bir Türk takımı olsa, maçlarına kaç kişi gider? Maç başına ortalama 10,000-15,000 arası takılırlar diye düşünüyorum. Bundesliga’da Dortmund’un bu sezon seyirci ortalaması ise 72,934. ‘Yuh’ dediğinizi duyar gibiyim. Türk takımlarının tarihlerinde bir veya iki kez gördüğü rakam maksimum 70,000. Dortmund ise ortalama 73,000. Mahalle futbolu, endüstri karşısında ayakta durup takımını desteklemek bu işte. Transfer dönemi kombine alıp almayacağına karar vermeyen, maçı televizyondan değil de stadtan izlemeyi seven bir taraftar kitlesi. Bir çok sebep var bu sayının altında.

Bu sebeplerden bahsetmeden bir de genel Bundesliga ortalamasını da hatırlatalım. Bu sezon oynanilan 152 maçta stadlara gelen seyirci sayısı 6,228,476. Bu da ortalama mac basina 40,977 seyirci demektir ki 1963 yılında kurulan yeni Bundesliganın rekorudur. Önceki rekor 2005-2006 sezonunda yakalanılan 40.004 maç başına canlı seyirci ortalamasıdır. O dönem ilk devre sonucu gelen seyirci sayısı da 6,120,662. En az seyirci ise ortalama 16,856 insanin mac basina mac seyrettigi 1972/73 sezonudur ki o bile Türkiye Süper Ligi icin ulaşılmaz bir rakamdır.

Basının tamamının üç büyüklere ayrıldığı, televizyonlarda sadece dört takımın maçının gösterildiği bir lig izliyoruz. Ama Bundesliga’da her taraftar kendi maçı hakkında bolca bilgiyi medya organlarında bulabiliyor. Aynı zamanda stad kültürü de çok gelişmiş. Kadın-erkek ayrımı yapmadan herkes maç izlemeye gidiyor. Konumuzdan saptığımın farkındayım ama Premier Lig ve La Liga’ya nazaran daha alt sınıf bir lig olarak görülen Bundesliga, sahip olduğu bir kaç takımla endüstriyel futbola karşı durmaya çalışıyor. Tabii arkadan Bayern Munihler, Schalkeler izin verirse...

West Bromwich Albion takımı bu sene yükseldi Premier Lig’e. ‘Asansör takım’ sıfatına girebilecek bir takım olan Albion, sezon başından beri forma sponsoru bulamıyor. Ama bu olay forma satışlarını bayağı etkilemiş. Satılan forma sayısında geçen sezona oranla %75’lik bir artış söz konusu. Ben şahsen kendi takımımın formasını, diğer ürünlerden bahsetmiyorum, son 3 sezondur almadım. Ama bugün, imkansız olduğunu biliyorum ama, Galatasaray’ın forma sponsoru olmayacak deseler, her sene 2şer, 3er forma alırım. Koyu taraftar sadeliği sever, orjinali sever.


Koyu taraftar, sahip olunmayı değil, sahip olmayı sever. Koyu taraftar, yeni transferin imza töreninde ‘Küçüklükten beri X takımı tutuyordum zaten’ demesini değil, o X takım için tekmeye kafa sokmasını sever. Koyu taraftar, Gerrard’ı, Maldini’yi, Lampard’ı, Del Piero’yu, Raul’u, Puyol’u sever. Gilette’i, Hicks’i, Abramovich’i, Ramon Calderon’u, Berlusconi’yi, ya da Süleyman Al Fahim’i değil. Koyu taraftar yenildiğinde bile takım oyuncusuna isyan etmez. Koyu taraftar Tugay gibi futbolcu ister, Hakan Ünsal gibi ‘oyuncu’ değil... Endüstriyel futbol nedir Okan abi? Endüstriyel futbol, Fenerbahçe forması giymiş Emre Belözoğlu’dur. Peki Mahalle Futbolu nedir Okan abi? Mahalle futbolu da kendi sevenlerini üzmemek için Fenerbahçe’nin verdiği 10 katı teklifi reddedip ‘Çok teşekkür ederim ama, biz sevenlerimizi üzmeyelim baba!’ nezaketini de karşı rakibine gösterebilen, ve Galatasaray’da bir ömür top koşturma aşkıyla yanıp tutuşan Metin Oktay’dır...


FutbolPedia 9

12. Adam... Futbol seyircisi, kendisini takımına ölesiye adamış insanlar, taraftar grupları... Avrupa’da kendisine yer edinmiş, ünlü taraftar gruplarından bahsedermisiniz?

D.K: Bu başlık altında anlatabileceğim çok şey var. Sanırım Türkiye’ye değinmeyeceğim. Sadece geçen aylarda kaybettiğimiz UltrAslan tribün lideri Alpaslan Erdem’e rahmet diliyorum. Galatasaray’a az emeği geçmedi. ‘Football Factory’ adlı İngiliz yapımı belgeselde bahsetmişti, UltrAslan olarak Galatasaray kulübüne yaptıkları yatırımlardan. Onun gibisi gelmeyecek. Nur içinde yatsın..
Avrupa’da ilk olarak İngiltere ile başlamak istiyorum. Chelsea’yi Okan abi’ye bırakarak, soluğu kendi takımımda, Liverpool’da aldım. ‘Urchins’ diyorlar kendilerine, KOP tribünü deyince daha kolay akla geliyorlar. ‘Yaramaz çocuk, velet’ anlamına gelen Urchin, çoğunluğunu liman işçilerinin oluşturduğu bir taraftar organizasyonu. Takım üstünde inanılmaz etkileri var. Gerard gibi buz kalpli bir adamı bile ağlatabilme yetisine sahipler. “You’ll Never Walk Alone” şarkısı bambaşka bir olgu ve sebep zaten Liverpool’u sevmek için. Bizler nasıl ki 17 Mayıs 2000 gecesi, kale arkasında ‘Dağ başını duman almış’ söylenirken kupayı kazanmışsak, Liverpool’da Şampiyonlar Ligi’ni onlar sayesinde aldı (bkz. Şampiyonlar Ligi 2005 Finali-İstanbul).
İngiltere’deki diğer tribün organizasyonlarına değinecek olursak, Arsenal’ın ‘Gooners’ grubu, ligin yeni ekiplerinden Hull City’nin ‘Psychos’ları, 2000 senesinde iki üyelerini Türkiye’de kaybeden Leeds United ‘Service Crew’, Man Utd’nin ‘Red Army’si ve daha niceleri. Holiganizmi yaratan ülke olarak tanınırlar İngilizler. İçlerinde bir West Ham vardır ki, tanrı düşmanıma öyle rakip vermesin diyor insan. ‘Green Street Holigans’ isimli filmde anlatılmaya çalışıldı West Ham aşkı. Deplasman maçlarına trenle gittikleri için gruplarının adı ‘InterCity Firm’. En büyük rakipleri Milwall olmasına karşın, uzun süredir bu takımla maç yapamadılar. 1970’lerde ülkeye holiganizm akımını yayan kulüp olarak biliniyor West Ham. Londra’nın doğusu hakkında biraz bilginiz olursa, taraftarların profilini de çıkarabilirsiniz.
İngiltere’nin biraz üstüne yürüyelim. Celtic, Rangers, bunları geçin, İskoçya milli takımının bir deplasman grubu var... İsimleri ‘Tartan Army’. Tartan, İskoçların milli deseni... İskoç eteği ‘Kilt’deki desen... Gördüğünüz fotoğraf İtalya’da çekildi. Bu adamlar bütün deplasman maçlarına gidiyorlar... Takımlarına inanılmaz bağlılar.
Sırada İtalya var. İnter ve Milan derbilerini biliriz. Oradaki tribün organizasyonlarını ağzımızda sıvılar damlayarak izleriz çoğumuz. Yahu, bir tribün dolusu insan, bir kişi de pankart kaldırmayıversin. Hayır, herkes aynı ciddiyette, muazzam bir birliktelik... Bizdeki 19 Mayıslarda bile kadar çalışmaya rağmen böyle güzel tablolar göremeyiz. Burjuvazi kesime hitap eden Inter Milan’ın taraftar grubu ‘'Boys San’, işçi kesimine hitap eden AC Milan’ın grubu ise ‘Brigate Rossonere’. Brigate savaş döneminde İtalyan özel güçlerine verilen isim. Rossonere de ‘kırmızı-siyah’ anlamına geliyor. AC Milan ayrıca ülkenin en eski taraftar grubu olan ‘Fossa dei Leoni’ grubuna da sahipti eskiden. Çizme’nin diğer yakasında ise bana göre daha büyük bir nefret var. İtalyanların ‘Derby Della Capitale’ olarak adlandırdıkları Roma-Lazio derbisi. Lazio taraftarları, bilindiği üzere sağ görüşe hakim bir topluluk. Gruplarının ismi ‘Irruducibili Lazio’. Anlamı ‘unbreakable’ yani ‘yıkılmaz’. Öte yandan sol eğilimli ideolojiye sahip Roma taraftarlarının da ismi ‘Commando Ultrà Curva Sud’. Curva Sud, kale arkası bölüme verilen isim, Commando ise lider anlamına geliyor. Roma-Lazio arasındaki nefret, 1970-80 sezonunda, Lazio taraftarı Vincenzo Paparelli’nin, bir Roma taraftarı tarafından atılan meşalenin gözüne girip ölmesiyle doruk noktaya çıkıyor. Lazio taraftarlarının İtalya’da tek dostları Hellas Verona taraftarları. Buradaki koyu Juventus taraftarı arkadaşım Lorenzo’nun anlattıklarına dayanarak yazıyorum tabii bunların çoğunu. Onun dediğine göre, Verona şehrinin zaten çoğu sağ parti olan ‘Lega Nord’ destekcisi. Birde bilinen 4 maviler var. 1860 Münih, Lazio, Chelsea ve Espanyol.
Juventus ise bambaşka İtalya’da Lorenzo’ya göre. Bütün takımlar Juventus’tan nefret edermiş. Juventus’un lakabı ‘Fidanzata d'Italia’, İtalya’nın kız arkadaşı anlamına geliyor. Bu lakabı taraftarlarının çokluğuna bağlı olarak almış takım. Takımın birçok taraftar grubu olmasına rağmen, en aktifleri ‘Drughi Bianconero’. Drughi, Stanley Kubrick’in ünlü filmi ‘Clockwork Orange’den gelirken ‘Bianconero’ ise siyah-beyaz anlamına geliyor. Çoğunluğunu sola eğilimli taraftarlar oluşturuyor, en nefret ettikleri isim ise Berlusconi.
Ülkenin güneyine geçecek olursak, Napoli’ye de değinmemiz gerek. Napoli’yi efsane haline getiren Maradona, 1990 yılında İtalya’da düzenlenen Dünya Kupasında Arjantin’in kaptanıdır. İtalya ile eşleşen Arjantin, maçı Napoli’de oynar ve Napoli halkı o gün Arjantin’i destekler. Bugün bile Napoli taraftarı o günkü hareketinden dolayı eleştirilir. Ama onlar için kendi oyuncuları herşeyden üstündür.
İtalya’da son durağımız Livorno. Tamamen sol bir taraftar kitlesi. Maçlarda orak-çekiç ve Che Guevera posterleri açılıyor. Aynı Kıbrıs’taki Omonia gibi. Taraftar gruplarının ismi ‘Brigate Autonome Livornesi 99’. İki kardeş takımı var Livorno’nun. Olimpik Marsilya ve AEK Atina. Onların da taraftar gruplarını anlatacağım birazdan. Bu üç takım aynı ideolojiyi paylaşıyorlar. Son dönemlerde aralarına Celtic ve St. Pauli’de katıldı. Bizim her hafta başlığımızın altına yazdığımız yazı da Livorno taraftarlarına ait. İtalyan futbolcu Miccoli ise Livorno’da oynamamasına rağmen, ayağında taşıdığı CHE dövmesi ile onalrın efsanesi.
Geçelim Fransa’ya. Olimpik Marsilya’dan başlamak istiyorum. Santos Mirasierra. Marsilya tribün lideri. Atletico Madrid-Marsilya Şampiyonlar Ligi maçında kendi taraftarlarını polisten korumak isterken tutuklanıyor. Ve daha da ilginci 3.5 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Mahkeme’de ise çok can alıcı bir cümle kullanmış: ‘Ben holigan değilim, suçlu da değilim sadece bir "ultra"yım’. Marsilya taraftarları ‘her yıl ceza için bir Madrid taraftarı ölecek’ diye nutuk atmaya başlayınca saldılar Santos’u. Biz de rahat bir nefes aldık. Kale arkası gruplarının ismi ‘Commando Ultras 1984’. 14,000 kişi, Stad de Vélodrome’de, çoğunun üstü çıplak bir şekilde inanılmaz bir destek. Birde evelden ‘Curva Nord’ tribünün lideri Patrice de Peretti, nam-ı değer DePe var. Marsilya doğumlu, çocuk yaştan itibaren deplasman dahil Marsilya’nın tüm maçlarına gitmiş. Marsilya’nın şimdiki kardeş takımı Atina taraftarından esinlenerek o soğukta tüm maçları üstü çıplak izlemeye başlar. Berlin’de bir deplasmanda -12 derecede üstü çıplak maç bile izlemiş. 28 yaşında hayatını kaybeden bu liderin ismi şu anda stadın kuzey kapısında anılıyor. DePe Gate...

Paris Saint Germain ise işin diğer yüzü. ‘The Boulogne Boys’ isimli taraftar grubunu aşırı sağ eğilimli ‘beyaz’ milliyetçiler oluşturuyor.
Almanya’dan çok çabuk bir şekilde, sadece bir takımdan bahsederek geçeceğim. Bundesliga 2. liginde oynamasına rağmen, taraftarıyla ünlenmiş St. Pauli. Ünlerini ise anti-faşist ve anti-sex olamalarına borçlular. Almanya’da tribünlerinde en fazla bayan seyirci olan takım. Neo-Nazi eğilimi olan Hansa Rostock ise en büyük düşmanları. Celtic ile inanılmaz bir dostlukları var. Öylesine bir dostluk ki, St. Pauli ürünleri şu anda Celtic mağazalarında satılmakta. Liverpool’un efsanevi şarkısını ayrıca Celtic ve St. Pauli’de kullanıyor.
İspanya’yı teğet geçtim. Zaten Katalan, Bask, İspanyol davası hakkında herkesin biraz fikri vardır.
Şimdi beklenmedik bir yere konuyorum. Yunanistan... Bana göre en fazla taraftar grubuna sahip lig Yunan Ligi... Kısa kısa hepsinden birşeyler anlatmak istiyorum. Öncelikle Latince’de ‘Normal Ötesi’ anlamına gelen ‘Ultras’ kelimesi yerine, tribün kapılarını grup ismi olarak kullanıyorlar.
AEK Atina, taraftar grupları ‘Original 21’. Sol eğilimli. Tribün liderleri takım üstünde inanılmaz etkililer. Öyle ki, Dimitris Hatzihristos isimli kendi halinde bir taraftar iken, Gate 21 grubunu canlandırmak için ‘Original 21’i kuruyorlar. 1982 yılında 2 kişiyle başlayan serüven bugün Avrupa’nın hemen hemen her şehrinde bir Original 21 kulübüne dünüşmüş. Londra’da, Paris’te hatta Melbourne’de bile Original 21 lokali bulmak mümkün. En büyük özellikleri bir başkanlarının olmaması. Dimitris sadece lider olarak görülüyor ama herkesle eşit. Hiçbir üyeleri ve başkanları olmadığı gibi, kağıt üstünde hiçbir resmiyetleri yok. Böyle enteresan bir yapıyı kurmak hatta 25 yıldan fazla yaşatmak da her liderin harcı olmasa gerek. Zira 25 yıl boyunca başkanların bir şekilde kurban etmek istediği ama bir türlü yokedemediği, ultras sistemin bile çok ilerisinde bir yapılanma söz konusu. Ama bu sene yaptıkları bir olay var ki, dünyada eşi benzeri yok. El ele verip, AEK’nın tüm amatör kulüplerini satın aldılar. Öyle amatör şubeler düşünün ki, futboldan alması gereken ödenek kesilmiş, krizler neticesinden başkanlar çekip gitmiş, basketbol küme düşmekten zor kurtulmuş, voleybol takımları ikinci lige demir atmış, sponsorlar çekilmiş... Artık voleybol takımları liglerinde lider durumda. Basketbol takımları toparlanma sürecinde. Hentbol da 1. lige yükselecek gibi duruyor. VIP koltuklarında ise daha geçen sezon sprey boyayla pankart yapan adamlar var şimdilik. Hal böyle olunca taraftar daha keyifli, tribünler daha coşkulu. Dimitris ise hala romantik taraftar, VIP’nin yolunu bile bilmiyor. Hala tribünün ortasında komutlar veriyor. Tek derdi AEK...
Kardeş kulüpleri Marsilya ve Livorno. Marsilya’yı İnter karşısında desteklemeye gidince Yunanlılar, Livornolular onalrı misafir ederler ve o dostluk üç takım arasında halen devam eder.
Olympiakos, grubun ismi ‘Gate 7’. En meşhur tribün organizasyonlarına sahipler. İşçi kısımı ağırlıklı, kardeş takımları ise Kızılyıldız. Başlangıcı 1986 senesine kadar uzanıyor. Kızılyıldız’ın Atina’da Panathinaikos’a karşı oynadığı UEFA maçıyla kıvılcımlanıp, aynı maçın rövanşında Gate 7 grubunun iki otobüsle Belgrad`a gitmesiyle ateşleniyor. Atina`da birbirlerine karşı oynadıkları maçta ise dostlukları “Welcome our Orthodox Brothers“ pankartıyla resmileşiyor. O günden beri de tribünde pankartlarla da süregeliyor. İki grubun genelinin milliyetçi olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Gate 7, şu anda süre gelen Atina’daki anarşist eylemlere destek belirtiyorlar.
Panatinaikos. Çok güçlü bir organizasyona sahipler. Öyle ki ‘Gate 13’, kulüp yöneticilerini istemeyince, maçları boykot eder ve en son yönetim istifasını verir. O derece ciddiler. Gate 13 içersinde Lazio yanlıları olanlar da var, St. Pauli destekçileride. Ama kardeş kulüpleri anti-politik Rapid Wien.
Son olarak PAOK. Milliyetçi bir takım. Gate 4, 1976 yılında kurulmuş. Bizantin dönemi destekçisi, koyu Ortodoks bir taraftar grubu. Kardeş takımı ise elbette bir Sırp ekibi, Partizan. Renkler de aynı (siyah-beyaz) olunca, kardeşlik kaçınılmaz olmuş. Belgrad-Selanik arasında basket-futbol maçı gezip duruyorlar.


O.D: Futbol bir seyir oyunudur. Seyirci olmazsa futbol da olmaz. Hep ceza verilip seyircisiz oynanan maçlara takmışımdır ve o maçları izlemiyorum. Seyircisiz oynama cezası ceza verileceğine o maç hiç oynanmasa aslında daha iyi olur diye düşünüyorum hep...
Yukarıda bizim Deniz bir çok kulübü ve taraftar örgütlenmelerini çok güzel anlattı. Taraftar-siyaset ilşkisini ortaya koydu. Aslında “futbol kulübü-taraftar-siyaset” ilşkisi de işin daha ‘derin’ bir yönü... Ben Deniz’den biraz farklılaşıp bana bıraktığı küçücük alanda konuyu biraz farklı boyuta taşıyacağım.

Bundan şunu anlatmaya çalışyorum. Güney Kıbrıs’ta futbol kulüpleri taraftarları ile bir bütün olup ayni siyasi çizgiyi takip ederler. Futbol aslında siyasileştirilmiş ve futbol sadece futbol değildir artık... Dünyadaki ‘Endüstiyel Futbol’ gibi ‘Siyasileştirilmiş Futbol’da işin çığrından çıktığının resmidir aslında. Omonia yada Apoel ve onların taraftarları futbol mu düşünüyorlar siyaset mi yapıyorlar maçlarında belli değil. Herşey içiçe geçmiştir.
Futbol kulübünden bağımsız “taraftar-siyaset” ilşkisi de vardır. Örneğin Liverpool. İşçi ağırlıklı bir taraftar kitlesi ama dev bir kapitalist mantıkla alınıp-satılan takım! Taraftar karşı çıkıyor takımın Amerikanlara satılmasına ama engel olamıyorlar, Hicks ve Gilett’in takımı satın almasına. Liverpool taraftarlarının tepkisi, ölüm tehditleri ve kendilerini aşağılamaları da sonucu değiştirmiyor. İşçi sınıfı her zamanki gibi tribünde, kapitalistler de yönetimde ve malın sahibi...
Liverpool’un ManU ile beraber Amerikanlara gitmesine hiç alınmıyor İngiliz medyası ama Chelsea, Rus’a satılınca kıyamet kopuyor. Güçlerine gidiyor Kraliyet ailesinin ikamet ettiği South Kensington&Chelsea mahallesinin Rus’a gitmesine. Halbuki alan memnun satan memnun! Ama milliyetçi ve tutucu İngiliz, Amerikan’ın siyasetteki partneri, bölgemizdeki katliamlarının ortağı bundan rahatsız olmuyor. Manchester City’nin Amerikanın kontolundaki Abu Dabi Şeyhlerine de satılmasına da birşey demiyorlar. Ama tarihi ve ezeli düşmanları Rus, güçlerine gidiyor Kensington mahallesine gelince. Yine ayni şekilde ayni mahallenin diğer takımı Fulham da Mısırlı Mohamed El-Fayed’in olunca acayip canları sıkılıyor tutucu İngilizlerin. Oğlu Dodi’yi Prenses Diana’yla ilşkisinden dolayı ortadan kaldıran MI5 (Military Intelligence, Section 5) El-Fayed’in elinde tuttuğu Harrods mağazasına İngiliz Kraliyet ailesinin girişine izin vermiyor ve El-Fayad’a da pasaport verditmiyor!

FutbolPedia 8




Futbol siyaset ilişkisi yada ona kurban etme düşüncesi bizi nereye götürüyor?

Özellikle Anorthosis Famagusta’nın Avrupa Şampiyonlar Ligi maçlarından sonra Kıbrısımızda da futbol siyaset ilşkisi tekrar sorgulanmaya başlandı. W. Bremen maçından sonra başlayan süreçte, bu hafta MTG taraftarları da pankartlarını açarken ve tüm takımlar da sahaya pankartlarla çıktılar. Futbol siyaset ilişkisini yorumlayabilirmisiniz?

OD: Futbol siyaset ilişkisini yorumlamak kitaplara sığmayacak kadar geniş ve kapsamlı konu. Futbolun, diktatörlerin halkı uyutmak için kullandığı bir oyun olduğu görüşünden dem vuran sosyalistlerden tutun da futbolun bir ölüm-kalım meselesi olmaktan daha önemli olduğunu söyleyen futbol adamlarına kadar geniş bir yelpazede bu işi değerlendirebiliriz. Kıbrıs'ın EOKA-TMT öncesi döneminde Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk futbolcuların ayni takımın formasını taşıdıkları, ortak takımları ve beraber giydikleri formalarının rengi için ter dökdükleri günlerin destansı bir şekilde dinliyoruz. İşin içine milliyetçiliğin, kanın, bayrağın karışması ile beraber ‘öküz ölmüs, ortaklık bozulmuştur’ misali herkes evinin yolunu tutmuş ve sadece insanlar değil futbol da katledilmiştir adamızda.

Anorthosis Famagusta’da forma giyen Ali ve Fikretler, Erdoğanlar hala daha ayni sokakta yaşadığım abilerim ve adları hala daha Anorthosis maçlarında anons edilip ayakta alkışlanıyorlar. Ama biz o destansı maçların ve futbolun oynandığı günlerden bugüne artık beraber futbol oynama değil ayni masada oturup sohbet etmekte bile işin içine politikayı sokup, ne top oynamayı ne de yemek yemeyi beceriyoruz. Tribünlerde Famagusta-Mağusa bizimdir tartışması yaşıyoruz, 'öteki' Mağusalılarla... Kahrolası bitmek bilmeyen ve tüm enerjimizi tüketen ‘Kıbrıs meselesinin’ yüzünden herşeyimiz politika ve sorun olup dikilmiş karşımıza… Ben futbol istiyorum, futbol oynamak, oynayanları alkışlamak istiyorum ama olmuyor. UEFA ‘tek ülke, tek federasyon’ diyor. Mayıs ayındaki Şampiyonlar Ligi finalini izleyip ayni uçakta beraber döndüğümüz UEFA’nın 2 numaralı adamı Şenez Erzik ‘Kıbrısı çözmezseniz oynayamazsınız’ derken Cumhurbaşkanımız Talat sorunla uğraşıyor, bekleyin diyor. İzolasyonlar kalkmalı futbolun üzerinden diyor herkes…

1983 yılına kadar tüm takımlar Kuzeye gelip maç yapabiliyorlardı. Fenerbahçe, Galatasaray, Türk Milli takımı ve diğerleri… O yılların TC Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’in söylediği gibi ‘Denktaş'ın görev süresini uzatmak ve Cumhurbaşkanlığı süresini sınırlamayacak’ bir devlet için KKTC’nin ilanı elzem oluyor. Hemen BM Güvenlik Konseyi'nin kararlarındaki ayrılıkçı yapı ortaya çıkıyor ve o meşhur BM Güvenlik Konseyi kararları geliyor ardından: 541 ve 550. Kıbrıslı Türkler ayrılıkçı politikaları seçtiklerinden dolay izolasyonların ağırlığı bir o kadar daha artıyor ve futbol birçok şey gibi güme gidiyor kuzeyde. Ama 2004’te Kıbrıslı Türkler büyük bir değişim gösteriyor, ayrılıkçı politikaları terkediyor ve Kıbrıs’ın birleşmesinden yana referandumda EVET oyu kullanıyor. Bu defa o meşhur 'Annan Raporu' sunuluyor BM Güvenlik Konseyine. Annan ‘Kıbrıslı Türkler ayrılıkçı politikaları terketti, artık birleşmeden yanadırlar. Bundan dolayı izolasyonlar devam etmemeli’ diyor ama rapor Güvenlik Konseyinde karar haline dönüşemiyor.

İzolasyonlar futbolda devam ediyor hala… Aşmak için siyasetin Kıbrısı çözmesini mi bekleyeceğiz hala? 1950’lerdeki kadar cesur olamayacak mıyız? Bu ülkede savaşmaktan daha büyük cesaret ister barışı savunmak… Spor barış ve kardeşlikse eğer sevgili spor yazarı dostum Zeki Kayalp’ın düşüncelerini dikkate alıyorum. ‘Gelin Çetinkaya’nın KOP üyeliğini tekrar canlandıralım’ diyor Zeki. Çetinkaya geçmişte şampiyonluklar yaşadığı KOP’a geri dönsün. Ben Zeki’ye katkı yapıyor ve ‘bizim lig devam ederken Çetinkaya’nın 2. takımı da bizim ligde oynasın, hem KOP'un liginde hem de KTFF liginde maçlarına devam etsin' diyorum. Madem ki UEFA, KOP'a üye olmazsanız olmaz diyor, Kıbrıslı Rumlar KOP’a üye olun size Avrupa kapılarını açalım diyor biz de ‘hodri meydan’ diyelim. Halep ordaysa arşın da burdadır dostlar. KOP’a üye Çetinkaya kök söktürsün yine tüm adaya. Adanı kuzeyi de dünyayla birleşsin futbolla beraber... Bu iş 2-3 milyon euroluk transfer bütçesine bakar. Futbola düşen parayı sağa sola çarçur ederken buna da bütçe ayıramazmıyız? Ne dersiniz? Bu konuda Zeki Kayalp da bu sayımızda bizim Deniz'le hazırladığımız sayfaya misafir olup görüşlerini aktaracak sizlere…



Z.K: Dr.Okan çocukluk arkadaşımdır. Ayni mahalle çocuğu olmamız bana ayrı bir mutluluk veriyor. Siyasetci kimliğine rağmen , spora olan tutkusu, Mağusa’lılar tarafından iyi bilinmekte. Bir numaralı MTG, CHELSEA ve ESKİŞEHİRSPOR taraftarıdır. Futbola olan tutkusu, üretkenliği, objektifliği ve düşüncelerine her zaman saygı duyarım. Sporun içerisinde olan bir çok kişiden daha çok araştırır, daha çok düşünür ve daha çok üretir. Kulüp başkanlığı veya yöneticilik yapmamıştır. Ancak futbolun gelişimi için her türlü fedekarlığı fikirleriyle ortaya koyabilen bir isim.

Çetinkaya’nın KOP’a üyelik olgusunu kendisiyle bir çok defa tartışıp, neden olmasın sorusunu yanıtlamaya çalıştık. Özellikle Türkiye Başbakanı sayın Erdoğan’ın “win-win” tezini örnek alarak, Çetinkaya Spor Kulübü’nün artık KOP’a üyelik zamanının geldiğini düşündük.

Çetinkaya Kıbrıs Futbol Federasyonu (KOP) adı altında 1951 yılında Kıbrıs şampiyonluğu , 1952,1953 yılında Kıbrıs kupası şampiyonluğu ,1954 yılında Kıbrıs Kupası ikinciliği , 1951, 1952, 1953 yıllarında Kıbrıs şildini alan tek takımımız. Milli takım hüviyetindeki Çetinkaya, Rum takımlarına karşı elde ettiği başarılarla Kıbrıs Türkü’nün gururu oldu. Futbolda iki toplum arasında federasyon bünyesindeki beraberlik sürerken 1 Nisan 1955 tarihinde Rum Faşist EOKA yer altı örgütünün faaliyete geçmesi ve Türkler’i de hedef alması üzerine, futboldaki Türk-Rum birlikteliğinin sonuna gelinerek , KOP’tan ayrılma sürecine girilmiştir.

Türk kulüplerinin, Rum futbol statlarından dışlanması ve o dönemki milliyetçi ruhun hortlaması takımlarımızın, Kıbrıs Futbol Federasyonu’ndan ayrılmasını getirdi. Daha sonraları oluşturulan Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu (KTFF), ilk genel kurulunu Kıbrıs Türk Spor Teşkilatı adıyla 30 Ekim 1955 tarihinde yaparak 1955-56 sezonundan itibaren Türk futbol takımları arasında maçlar düzenlemeye başladı.

KKTC'ye spor alanında uygulanan uluslararası ambargoyu özetleyen bu manzara yakın zamanda değişmeyeceğine göre, Kıbrıs'taki "futbol savaşı" Türklerin lehine dönüşebilmesi için, 1950'li yılların ÇETİNKAYA’sının geri dönüşü, ülke futbolunu belki de siyasetini farklı bir olguya taşıyacaktır.

Annan Planı"nda yer almayan futbol sorunu, o dönemin KKTC Başbakanı M. Ali Talat'ın ABD'deki temasları sırasında en üst düzeyde dile getirilmiş. Aradan geçen süre içinde konuyu inceleten ABD'li yetkililer, KKTC yetkililerini arayarak futbol ambargosunun da sona erdirileceğini bildirmişti. ABD'nin, spor ambargosunun kaldırılmasına yönelik girişimleri, Colin Powell'ın 2-3 hafta içinde açıklayacağı paket çerçevesinde gerçekleşecekti. Ekonomiyle birlikte adadaki Türk futbolu da tecritten kurtulacaktı. Buna göre, KKTC kulüpleri ABD'nin isteği üzerine uluslararası spor örgütleri tarafından tanınacak, ardından İntertoto karşılaşmalarına katılacaktı. O dönemki KT Futbol Federasyonu Başkanı Ömer Adal ve Çetinkaya Spor Kulübü Başkanı Cemal Bulutoğlu'ndan, birkaç aylık diplomasi sürecinin ardından uluslararası sahaların kapıları KKTC kulüplerine açılacak mesajı gelmişti.

ABD'nin futbol ambargosunu sona erdirmeye yönelik sözleri sözde o dönemde etkisini göstermeye başlamış. Bugüne kadar KKTC'nin Türkiye'yle bile maç yapmasına izin vermeyen FIFA yetkilileri, FIFA'nın 100'üncü kuruluş yılı münasebetiyle Paris'te yapılan genel kurulda temaslarda bulunmak için Fransa'ya giden Ömer Adal'ı sıcak karşılamış. Yetkililer, ilk kez bu sorunu çözeceklerini ifade etmiş. Adal, FIFA Genel Sekreteri'nin net bir şekilde söz verdiğini anlatmış. Yalnız konunun FIFA gündemine gelmesi için iki ay öncesinden bir üye federasyonun başvurması gerekiyormuş. Ekim 2004'teki toplantıdan önce Şenes Erzik ve Türkiye Futbol Federasyonu gerekli başvuruyu yapacakmış. İngiltere ve Kanada Adal'a desteklerini açıkça ifade etmiş. Ne senaryo be.......

Ayni Erzik, Dr.Okan Dağlı’ya UEFA’ya girmezseniz maç oynamanız imkansız diyor. O süreçten bugünlere kadar mişlerle avutulduğumuzun herhalde artık farkına vamışız. Milliyetçilik duygularının üst düzey hortladığı, Kıbrıs konusunun çözümsüzlüğü , Dr. Okan Dağlı’nın bahsettiği KKTC olgusundan sonra Birleşmiş Milletlerde alınan kararlar ve son olarak referandum, hep aleyhimize gelişmiştir. Ancak bir konuyu tartışmaktan hep kaçmışız. Eğer bu ülkede anlaşma olursa futbol yapısı nasıl olacak? İki taraflı ligler devam edip, tek federasyon yani KOP’a üyeliğimiz söz konusu olacak. Bir bir daha iki. Lütfen, başka senaryo kurulmasın. Yukarda yazılan senaryolar yeterli zaten......

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener, Adal’ın yüzüne baka baka şu ifadeyi kullanır. “UEFA ile sorunlarınızı çözmeden uluslararası arenada yer almanız imkansız”. Arkasından Türkiye Milli Olimpiyat komitesi başaknı Tugay Bayatalı’dan bomba etkisi yapan mesaj gelir. “Birleşmiş Milletlere üye olmadan Olimpiyat düşünmeyin”.

Türk takımlarıyla maç yapamayacağız, Avrupada mücadele veremeyeceğiz. Hazırlık maçı bile bize harram. Olimpiyatlarda yer almayacağız. Kağıt üzerinde tanınmayacağız, sözlerle hep avutulacağız. Bu iki değerli insanın söylemlerini 10 yıl önce gündem yaparken, vatan haini damgasını yemiştik. İnsanlarımıza uluslararası hukukun üstünlüğünü Dikilitaş’ın etrafında yazıldığını anlatanlar, şimdilerde duvara toslamışlardır. Gelinen bu süreçte “win-win” tezini kaçınılmazdır. Çetinkaya’nın KOP’a üyeliğini gündeme getirip , destek vermemiz gerekir. Kıbrıs Türk halkı bu girişimle hiç bir şey kaybetmez. Zaten bugüne kadar “lose-lose” tezinden hep kaybetmiştir. Aksine, futbol olgusunu dünyada bir başka platforuma taşıyıp , haklılığımızı savunur hale gelebiliriz. Kendi işimizi kendimizin yapma zamanı gelmiştir.


D.K: Kıbrıs konusunu üstadlar harika açıkalmış, sonuna kadar katılıyorum. Ben kendi adıma ülke ve federasyon bazından çok takım ve futbolcu bazında dünyadaki durum hakkında bilgi vermek istiyorum. ‘Endüstriyel futbola karşı Metin Oktay’ pankartını kullanmıştı geçen sene Galatasaray. İlk yazımızda Okan abi’nin destekleyip, benimse şiddetle karşı çıktığım ‘Endüstriyel Futbol’ olgusunun bir ucu da siyasete dokunuyor ister istemez. Bu alenen ortada olmasa bile, bir yap-boz oyunu gibi çözüldükçe açığa çıkıyor.

Milan’ın başkanı (aynı zamanda sahibi) Berlusconi. Aynı zamanda İtalya Başbakanı. Televizyon kanalları, bankası, sigorta şirketi var. AC Milan kulübüne sayısız kupa kazandırdı. Şimdi, ‘ne var bunda, ne güzel işte, takım da başarılı’ diyenler olacaktır, haksız da değiller. Ama unutmamak gereken birşey var ki, bu takımdan Maldiniler, Gattusolar gidince, takım ruhu da Eurolar ile ölçülecektir. Siz düşünün, şu anda Türkiye Başbakanı Erdoğan, Fenerbahçe kulübünü satın alsa. Fenerbahçe de 10 yıl üst üste şampiyon olsa ve Şampiyonlar Ligini de 2-3 defa kazansa... Hangi Galatasaraylı, hangi Beşiktaşlı bununla sevinir. İşte bu noktada İtalya’daki diğer takım taraftarlarının düşüncelerini anlayabiliyoruz. Zaten iki sezon önce patlak veren, geçen haftaki yazımızda da bahsettiğimiz Calciopoli skandalı sonrasında lige -7 puan ile başlayan Milan’ın başkanı Berlusconi, hem kendi taraftarlarının hem İtalyan vatandaşlarının güvenini kaybetmiş gibi duruyor.

Her ne kadar İskoçya’da olay din savaşı gibi gözükse de, iki devletin arasındaki sürtüşmenin futbola yansıması gibi algılanabilir Celtic ile Rangers’ın durumu. Zira İrlanda asıllı olan Celt’ler ile %100 İskoç olan Gers’ler arasındaki bu mücadele, sadece din inancı bakımından değil. Rangers’ın Şampiyonlar Ligine veda etmesinden sonra oynanan Old Firm derbisinde Celtic taraftarları, Rangerslılara pasaportlarını sallayarak, ‘Biz Avrupadayız, siz de ananızın liginde’ tarzı bir harekette bulunmuştu. Yüzyıllar önce İrlanda da başgösteren bir hastalığa bağlı olarak, İskoçya’ya göç eden İrlandalılara ise, Rangers taraftarının cevabı biraz ırkçılık taşıyarak gelince, cezayı yiyen Rangers kulübü oldu ve Celtic taraftarından özür dilemek zorunda kaldılar.

Sol kanat oyuncularından bahsedeyim biraz. Sol kanat derken, illa mevkiden bahsetmiyorum. Sol ideolojiye sahip ünlü futbolcuları konuşalım biraz. Fowler geldi aklıma. Liverpool’un gelmiş geçmiş en sevilen oyuncularından biri olmasının sebebi, attığı inanılmaz goller, Arsenal’a 6 dakikada yaptığı hat-trick, kazandığı kupalar gibi bilinsede, KOP tribünü için bu adamın sevilme nedeni bambaşka. Liverpool bir liman kenti ve Liverpool’un efsane tribünü KOP’un çoğu üyesi liman işçileri. 1997 yılında liman çalışanlarının çoğu işlerini kaybediyorlar. Fowler ise onlara destek vermek amacıyla attığı gol sonrası formasının altında giydiği tişörtü gösteriyor. Tişört’ün altında ‘doCKers’, yani ‘Liman İşçileri’ yazıyor... Bu olay sonrası KOP tribünlerinin büyük saygısını kazanmasına rağmen, Liverpool’dan uzaklaştırılıyor Fowler...

Diğer bir isim ise DIOS... Yani Maradona... Her fırsatta Fidel Castro hayranı olduğunu söyleyen, kolunda CHE, ayağında ise Fidel portrelerini dövme olarak taşıyan bir insan...

Meksika direniş ordusu Zapatista’lara her yıl para yardımı yapan Inter’li Zanetti...

Marxist öğretiye olan bağlılıklarını dile getirmiş olan futbolcular, İrlanda Milli Takımı'nın eski oyuncuları Tony Galvin ve Chris Houghton. Manchester United'da 11 sene futbol oynayan İskoç futbolcu Brian Mc Clair de sol görüşlü oyunculardan. McClair bir röportajında "Sizi en çok korkutan nedir?" sorusuna "Margaret Thatcher hükümeti" diye cevap vermiş. Ayrıca Bill Shankly'nin de bu görüşe yatkın olduğu biliniyor. Bill Shankly'nin "sosyalizm benim inancıma göre bütün herkesin ortak iyilik için çalışmasıdır. Hayatı da futbolu da böyle görüyorum" sözü onun ünlü vecizeleri arasında. Eski Real Madrid’li Redondo ve şu anda Barcelona’nın teknik direktörlüğünü yapan Pep Guardiola. Türkiye'de sosyalist görüşe sahip oyunculara rastlamak çok kolay değil. Akıllarda kalan Metin Kurt var, sanırım şu anda TKP üyesi. Cevat Prekazi’nin de sol görüşlü olduğu konuşuluyormuş diye buldum bir yerlerden... Bir de Galatasaray’lı Nonda’nın CHE hayranı olduğu biliniyor. Sanırım büyük ihtimalle Kongo Cum. ile alakalı bir olay.

Bir de sağ kanattan akanlar var tabii, onlar da eksik olmaz bu güzelim top oyununda. En bilinen oyuncu Paolo DiCanio. Her ne kadar onu attığı inanılmaz gollerle hatırlamaya çalışsamda, yaptığı hareketler sonrası goller umrumda değil... Lazio forması ile Roma derbisinde ve Livorno maçında çektiği Nazi selamı hala insanların hafızalarından silinmedi. Hatta bu hareketlerden sonra Mussolinin torunu Alessandra Mussolini, Paulo Di Canio'ya bir tebrik mesajı bile göndermiş. ‘Irkçı değilim, faşistim’ sözü ile kendini aklandırmaya çalışsa da ikisi arasında pek fark göremediğim için hala daha kendisini sevemiyorum. Kolunda da Almanca "Fuhrer" anlamına gelen ve hem Adolf Hitler hem de zamanında "Duce" kelimesi ile Benito Mussolini için kullanılan Latince "DUX" kelimesini dövme olarak taşıyan DiCanio, futbolun kara lekelerinden biridir bana göre...

Lazio'nun eski oyuncusu Sinisa Mihajlovic de aşırı sağcı damgası yemiş isimlerden. 2000 yılındaki Lazio-Arsenal mücadelesinde Patrick Vieira'ya "black shit" sözünü sarfettikten sonra aldığı ceza bu özelliğini daha çok öne çıkardı. Kendisinin Slobodan Milosevic'le yakın ilişkilerinin olduğu ve Sırbistan'daki soykırım hareketlerini de desteklediği biliniyor. Balkanlardan gelen ve özellikle siyahi ırka olan önyargısını gizlemeyen isimlerden birisi de Bulgar yıldız Hristo Stoitchkov'du. Stoitchkov'un "kendimi siyahlardan daha üstün görüyorum" sözü onun da kara deftere yazılmasına sebep oldu.

Gianluigi Buffon'un hikayesi de ilginç tabi. 2000 yılında Parma forması giyerken giymek istediği forma 88 numarayı taşımak istemiş. Bu aynı zamanda Alman alfabesinin sekizinci harfi olan "H" ve HH şelindeki "Heil Hitler"e bir göndermeydi ve Neo-Nazi ideolojisinin önemli bir sembolüydü. İsteği İtalya'da yaşayan yahudilerden büyük tepki gördü. Bir başka sağ kaleci ise Christian Abbiati. Abbiati geçtiğimiz günlerde "faşizm ve vatanseverlik gibi öğretilere ilgi duyuyorum, dinime bağlıyım ve bunu belirtmekten çekinmiyorum, Hitler'in yaptıklarını savunmuyorum ancak ancak insanlara güvenlik getirdiği de kesin" türünde açıklamalar yaptı. Sanırım seney Lazio’da oynamak istiyor.

FutbolPedia 7


Futbolun en çok tartışılan aktörü olan ‘hakemler’lerden hiç bahsetmedik. Hakemler ‘hata’ mı yapar, yoksa maç da satarlar mı? Futbolda başka kimler şike yapar?

OD: Hakemlik gerçekten zor zanaat. Her yerde bu böyledir. Bir düdük neleri değiştirmez ki? Bir kere hakemler de insandır. Futbol oyununda da ayni zamanda oyuncu sayılırlar. Bu böyle iken futbolcuların satılması mümkünken hakemleri bunun dışında düşünmek mümkün değildir. Hakem de oyuncudur Deniz! Oyuncuların satılması en genel anlamda iki şekilde olur. Birincisi, futbolcular resmen satılırlar. Transfer mevsiminde en fazla parayı verene giderler. İkincisi de şike yapıp formasını giydiği kulüplerini de satabilirler. Şikeler doğrudan parayla yapıldığı gibi, gönül şikesi, bet şikesi, politik şikeler gibi de olabilir. Öncelikle hakemleri konuşmak istiyorum.
Maalesef futbol tarihinde unutulmaz hakem hataları vardır. Ben bunların sadece ‘insanlık hali’ olduğuna inanmıyorum. İnsandır hata yapar ama insandır satar da! Bu söylediklerimin bugüne kadar kanıtı pek olmamıştır. Çünkü şikenin de rüşvetin de belgesi kolay kolay bulunmadığı gibi bu tür satışlar da kayıt altına alınmazlar.
Futbolda buna önlem olarak hakem sayısı artırılmıştır ama elinde düdüğü olanın krallığı devam etmektedir. Bunu bir yerde minimalize etmek kameraların da oyuna dahil edilmesi ile olacaktır diye düşünüyorum. Ayni zamanda hakem ‘hata’larının devam etmesi sonucunda bu da bir gün gerçekleşecektir.
Kaleye girmeyen topla şampiyonlar liginde finale kalan ve 2005’te Şampiyonlar Ligini alan Liverpool’un bunda bir kabahati yok elbette ama hakemin bu ‘hata’sının faturasını birilerine ödetmesi futbolda adalet duygularını iyici zayıflatmaktadır.
İlk hatırladığım hakem ‘hata’sının büyük rol oynadığı maç 1970’lerde Mağusa’da MTG-YAK maçıdır. İki takımın da kükrediği yıllar ve ben maçı o yıl futbolu bırakan MTG’nin efsane futbolcularından Raif ile yedekler kulübesinin yanından izliyorum. MTG 1-0 maçı almak üzeredir ki Raif abi bana dönüp ‘hakem Yenicami lehine az sonra bir sebep bulup penaltı çalacak, Okan’ diyor… İki dakika ya geçer ya geçmez ki ‘penaltı düdüğü’ hisarlardan yankılanıyor. Hakemdir ‘hata’ yapar elbette… Fevzi golü atıp dengeyi sağlıyor ama maçın kimyası bozuluyor. Saha karışmış, tribünler allem-gallem: Maç iptal! Ve tarihte bir ilki yaşıyoruz Kıbrıs’ta. Maçın tekrarını Mağusa’da yönetecek hakem bulunamıyor ve iptal edilen maç için Türkiye’den hakem getirilip maç tekrar oynanıyor, tarihi Cabulat stadında…
Galatasaray şampiyon olamadığı 14 yılın ardından şampiyonluk için kaptan Fatih’e yönetim kurulu kararı ile futbol bıraktırılıyor. Şampiyonluğun Ali Sami Yen’e gelmemisinin en önemli sebeplerinde biri olarak ‘Fatih’in uğursuzluğu’ tespiti yapılıyor. Son şampiyonluğunu Fatih’in 14 yıl önce Adana Demirspor’dan transfer olmadan yaşayan Galatasaray, Fatih’in jubilesinden sonra rahatlıyor. Artık tribünlerde ‘ondört yıllık bu çile, bitsin artık bu sene’ şarkıları yükselmektedir. İşte böyle bir yılda yani 1986’da ligin ilk yarısının son maçı 28 Aralık’ta Eskişehir’de oynanacaktır. Maçın hakemi Ahmet Akçay, Ankara’da halde manavlık yapmaktadır. Olayın geri kalanını hasta Galatasaray’lı ve eski yönetim kurulu üyesi gazetei-yazar Fatih Altaylı’dan okuyalım. Fatih Altaylı'nın Gelişim Spor'da 28 Aralık 1988 tarihinde yayınlanan "Tarih tekerrür müdür?" başlıklı yazısından;
"1986-87 sezonu, ilk yarısının son maçı Eskişehirspor-Galatasaray. Galatasaray, büyük bir bölümünde 1-0 yenik oynadıktan sonra son dakikalarda Yusuf'un, Zalad'ın elindeki topa vurarak topu çalmasi ve K.Savaş'ın topu filelere yollamasıyla beraberliği, yani 1 puanı kopanyor. ve o bir puan yıl sonunda Galatasaray'ın Beşiktaş'la arasında şampiyonluğu belirleyen 1 puan oluyor..."
"Hareket faul olmasa bile, gol kesin ofsayttı!.. TRT spikeri Levent Özçelik maç sonunda ‘gol nizami mi?’ sorusu üzerine olayların içindeki İlyas dürüstçe cevaplıyor: "valla o tartışılır!.." Görüşüne başvurulan FİFA kokartlı eski hakem Talat Tokat ise, "kalecinin elindeki topa kafayla müdahale edilebilir ancak ayakla olmaz!" diyor. Ertesi gün gazetelerin spor sayfalarında GS'li Yusuf'un ve hakemin itirafları yer alıyor ama iş işten geçmiştir...
Kulüp başkanları maç satar mı acaba? Hem de ne satar Deniz. MTG’nin kükrediği 1980’li yıllardayız. Arda arda gelen şampiyonlukların devamında MTG-Dumlupınar maçı var ligin sonunda. MTG kazanırsa şampiyon, Dumlupınar alırsa ligde kalacak. MTG Başkanı ve UBP’nin lideri Dr. Derviş Eroğlu’nun, Mağusa’da seçimler öncesi Dumlupınar’lıların da ‘oy’una ihtiyacı var. Maç oynanıyor ve maçı kazanan Dumlupınar kümede kalıyor! Maçtan önce MTG’li futbolculardan Dumlupınar’ın ligde kalmasını isteyen Başkan, politik şikenin allahını yapıyor. Bana inanmayanlar o dönemin yıldız oyuncusu Mehmet (Bulli)den olayın detayını dinleyebilirler.
Bu yazıyı okuyan futbolcular, hakemler, başkanlar bana kızabilirler. Sen bir milletvekilisin, ‘milletvekilleri satılmaz mı?’ diye de sorabilirler. Elbette satılabilirler. Kulubünü, takımını satanların olduğu yerde milletvekillerinin da satılabildiğini inkar etmek mümkün mü Deniz?


D.K: Bu konuyu tartışma kararı alırken, sana çekincelerim olduğunu söylemiştim Okan abi. Ama beni hiç beklemediğim yerden vurdun... Kendi tuttuğum takımların maçlarındaki hatalardan bahsettin!!
Bende sana karşılık verme amacıyla bombayı patlatarak başlayım yazıma. Ta oralardan benim takımıma giydirmek... Buna ne diyeceksin? (Tabii tüm bu konuşmalar şaka ile karışık gerçekler barındırır)
Tarih 19 Ağustos 2007... Evet, geçen sene yaz... Ben İzmir’de stajımı yapmaktayım. Güzel mi güzel, sıcak mı sıcak bir Cumartesi sabahı. Tabii Cuma’dan kalma bünye biraz geç kalkar sabah. Simit, bal, çay üçlüsü ile birlikte bir de ben, dördümüz, kimseyi önemsemeden oturduk o gün büyük ekranın başına yalnız yalnız... Premier Lig’in ilk haftaları. Liverpool’um lige iyi başlamış, Benitez’in rotasyon hastalığı nüksetmemiş, Torres sıcak, İzmir sıcak, çay sıcak. Ne güzel de başlamıştı herşey. Torres’im kıvrıla kıvrıla Ben-Haim’in belini kırmış, takmıştı köşeye golü... Ben, simit, bal ve çay, hepimiz beraber sevindik bu gole. Ama ne ben biliyordum hakem Rob Styles’ı, ne simit, ne de çay...

62. dakikaya geldiğimizde perdeler yavaş yavaş kalkıyor, yüzyılın belki de en anlamsız penaltısı ile karşı karşıya kalıyorduk. Finnan’ın topa müdahalesinde havaya zıplayan Malouda, penaltı kazandırıyordu takımına. Rob Styles Şov başlıyordu. Daha sonra Abramoviç ve Mourinho ile ‘Rakı Masası Sohbetleri’ yaptığı ortaya çıkan Rob Styles, daha sonra kızağa alınıyor. Ama ne yapıp edip, o puanı Chelsea’ye verdi ya o maç. Ne ben yediğim simitin tadına vardım, ne de çay izlediği maçın tadına vardı... Artık Rob Styles’ın arabasına benzini Abramoviç mi koyuyor bilemem ama o maçın bana çok koyduğu kesin...
Kıbrıs hakkında birşey bilmem. Bu konuda en iyi yorumu sanırım senin gibi eski taraftarlar ve Coşkun Hocam gibi uzmanlar yapar sanırım... Ama bazı maçlardan sonra insan kendi kendine ‘Acaba bu hakem gece yatağında nasıl da rahat uyuyor’ sorusunu sorabiliyor... Değil mi Coşkun Hocam? Eminim sana bu soruyu sormaya tenezzül eden bile olmamıştır...
Gelelim Türkiye’ye... 2 konuşulan isim, bir kaç tanede hafızada kalan maç var... Ama sadece bunlar değil... Olayın iç yüzü de var tabii... Hakemler Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar... Ne ekmek yediler bu işten.. Geçenlerde karşıma çıkan bir video sonrası yıkıldım... Beşiktaş-Fenerbahçe maçı... Yılını bulamadım. Tanju kritik bir pozisyonda topu elle alıyor. Kale arkası görüntüsünde Erman hoca’nın olayı net bir biçimde gördüğü anlaşılıyor. Erman düdüğü ağzına götürüyor, çalmıyor... Pozisyon devam ediyor, Tanju kaleci ile karşı karşıya, Erman ‘ Ulan adam golü atacak, ben en iyisi düdüğü çalayım’ diyerek bir kez daha ağzına götürüyor, yine çalmıyor. Pozisyon gol, Fener galip... Erman da mutlu mesut manavlığa geri dönüyor o gün... Kasap olmuş, haberi yok... İsteyenler YouTube’a ‘Erman Toroğlu ve Gerçekler’ yazıp, çıkan video’yu izlesin...
Bir Galatasaray – Adanaspor maçı var ki, tarih 27 Nisan 2003, Galatasaray şampiyonlıkta Fener ile çekişiyor ve son haftalar. Galatasaray’da 2... Fatih dönemi, bir sürü gereksiz futbolcu (Lukunku, Pinto vs...). Maç 2-2 bitiyor ama Galatasaray’ın attığı 3 gol iptal edilmiş. Özellikle Ümit Karan’ın 85. dakikada attığı gol nizami olmasına ve bunu herkesin görmesine rağmen (Stad Televizyonu), hakem Bülent Demirlenk önce orta sahaya koşuyor sonra da golü iptal ediyor... Fenerbahçe şampiyon oluyor, herkes mutlu, Bülent en mutlu...
Ali Aydın örneği de var. Önce FB-GS maçında 4 oyuncumuzu oyundan atıyor, sonraki haftalarda da BJK-Samsun maçında 6 Beşiktaşlı oyuncuya kırmızı kart vererek, hem BJK’yi hükmen mağlup sayıyor, hem de kendi kariyerine son veriyor. Çünkü evine götürdüğü yemeğin tadı tuzu kaçmaya başlamış ya, o da farkında...
Daha fazla işin dibini kurcalamadan, İtalya adı verilen ‘Mafya Cenneti’ olarak da bildiğimiz Çizme görünümlü ülke ile ilgili birşeyler yazarak sonlandıralım bu haftayı... Bir Collina vardı gerisi yalan... Karizma, duruş, hakimiyet, istikrar... Hepsi vardı onda. Ne de uğurlu gelirdi Galatasaray’a... Ama tüm hakemler öyle değil işte. Collina’yı örnek almak yerine cebine bakan çok hakem var İtalya’da...
Juventus’un küme düşürülme olayını hepimiz hatırlarız... Juventus futbol menajeri Moggi’nin yaptığı telefon görüşmeleri hala daha bugün bile İtalyan basınında konuşuluyor. ‘Calciopoli’ skandalı olarak bilinen olay, Juventus’u küme düşürmüş, Milan, Fiorentina ve Lazio ise sezona eksi puanlar ile başlamıştı. Ama ortaya çıkan yeni telefon kayıtları, Moggi’nin sadece İtalya Ligi Seria A ile değil, Şampiyonlar Ligi ve UEFA ile bile uğraştığını kanıtladı. Konuştuğu kişi Pierluigi Pairetto. İtalya'da hakem derneği diyelim; onun başkanı ve aynı zamanda UEFA'da hakem atama komisyonu üyesi. 2004'de Juventus Şampiyonlar Ligi ön elemesinde İsveç'ten Djugarden ile sahasında 2-2 berabere kalıyor ilk maçta. Alman hakem Fandel, Miccoli'nin attığı bir golü iptal ediyor ve sonraki telefon kayıtlarında Moggi, Pairetto’ya fena küfürler yağdırarak, rövanş maçına İngiliz bir hakem atanmasını istiyor. Deplasmandaki maçı İngiliz Graham Poll yönetiyor ve maçı Juventus 4-1 kazanıyor. Skandalın ortaya çıkmasının ardından Moggi futboldan 5 yıl boyunca uzaklaştırılıyor. Türkiye’de ise bahis oynadığı ortaya çıkan Gökdeniz, 6 ay ceza yiyor ama sonradan Türkiye Milli Takımında bile oynamaya devam ediyor. Al da bozdur...
Futbol dışı en büyük (belki de örnek alınması gereken) olay ise NBA’den. NBA’in gözde hakemlerden Tim Donaghy’nin bahis yaptığı ortaya çıkınca, son iki yılda yönettiği maçlar incelendi ve en sonunda Tim’in NBA hakemliğinden ‘ÖMÜR BOYU’ men edildiği açıklandı. Hadi bakalım böyle bir karardan sonra biri çıksın da şike yapsın. Ceza dediğin böyle olur kanımca... Sahi, bizim ligde hiç böyle bir araştırma yapıldı mı, bilen var mı?

FutbolPedia 6



Yabancı kültürün etkisi...

Çesitli Avrupa liglerinde oynayan Türk futbolcular gittik sonra oyunlarıyla ses vermeye başladı. Bu durumu nasıl değerlendireceksiniz?


OD: Ben bu konuya başlarken yıllar önceki bir anekdot ile söze başlayacağım Deniz. İstanbul’da Galatasaray ile ManU arasında yıllar önce oynanan bir Şampiyonlar Ligi maçından sonra maçı izleyen ünlü futbol adamı Hollandalı efsane Johann Cryuff’a Türk spor yazarları ‘hangi Türk futbolcusunu beğendiniz, hangisi Avrupa’da futbol oynayabilir’ diye sormuşlar. Johan Cryuff çok şaşırmış ve ‘gördüğüm maç Avrupa Şampiyonlar Ligi maçı değilmiydi’ diye yanıtlamış soruyu…

Yani şuraya gelmek istiyorum. Artık İngiltere’de, Almanya’da oynayan futbolculara bakıp ‘Avrupa’da oynayan Türkler’ havasına kapılmamak lazım. Orda oynamaları gayet normal. Önemli olan orda oynayan futbolcuların Avrupa çapında ne başarılar yakalayabildiğidir. İşe bu noktadan bakacak olursak ilk sırada Villereal’de oynayan Nihat dünyanın ilk 100 başarılı oyuncusu arasına girmiş bulunuyor. Ben Türk futbolcuları iki katagoride değerlendirmek istiyorum. İlki Türkiye’de doğup Avrupa’ya transfer olanlarlar, diğeri de Türkiye dışında doğan ve orda yaşayıp, futbola başlayanlar. Nihat bu açıdan çok değerli bir oyuncu. Beşiktaş’da futbola başlayan ve İspanya gibi üst seviyeli bir ligde zaman zaman gol krallığında da yarışan bir futbolcu olup adını İspanya futboluna altın harflerle yazdırmıştır.

Yine son yıllarda Türkiye dışına transfer yapıp başarı grafiği gittikçe yükselen Tuncay da İngiltere Premier Ligde adını hızla söz ettirmeye başladı. Orta sıraların takımı Middlesbrough’da oynayan Tuncay önümüzdeki yıllarda büyük bir transferle büyük bir takıma geçerse hiç şaşmamak lazım. Attığı gol sayısı hızla artıyor.

Fatih’in hışmına uğrayıp 8 yıl önce Blackburn’e giden Tugay ise kendini kabul ettirmiş bir oyuncu olarak 40’lı yaşlara yaklaşirken hala daha Premier ligde top koşturuyor. Tuncay’a göre biraz daha ileri yaşlarda oraya gitmesinin dezavantajı olmasa Tugay’ı da çok daha iyi bir takımda görebilirdik.

Almanya Bundesliga’da kendini Türkiye’de bir türlü kanıtlayamayan Anadolu’dan yetişmiş Sinan Koloğlu hızla grafiği yükselen oyuncular arasında. Bochum gibi köklü bir kulüpte Almanyanın fizik güce dayalı bir ligde kendine yer bulmuş ve takımında değişmez oyuncular arasında yer alıyor.

Avrupanın gözde liglerindeki gözde futbolcularımızın ardında yine İspanya’ya giden ve Recreativo Huelva’da başarılı bir şekilde top koşturan Ersan Martini unutmamak lazım. Gerçi yakası sakatlıklardan bir türlü kurtulmuyor ve düzenli forma giyemiyor ama yine de İspanya La Liga kolay bir lig değil.

Trabzonsporun başarılı iki oyuncusu ise trendi hızla yükselen Rusya’da oynuyorlar. Fatih Tekke geçen yıl UEFA’da büyük sükse yaparak şampiyonluğu yakalamış Zenith’de başarılı futbolcuların arasında. Zaman zaman santrafor olarak ikinci seçenek de olsa golculüğüne hep konuşturuyor. St.Petersburg’un takımı Zenith şu anda şampiyonlar liginde grup maçlarında şansını biraz da Real Madrid maçına bırakmış durumda.

Gökdeniz Karadeniz ise Rubin Kazan’la bu yıl Rusya şampiyonluğu yaşıyor. Gökdeniz’in orda da orta sahadan ani çıkışlarıyla attığı golleri Rubin Kazan’ı şampiyonluğa taşıyan faktörlerden bir tanesi. Tabi Galatasaraylı Hasan Kabze’yi de unutmamak lazım. O da Rubin Kazan’da çok etkili maçlar çıkarmış ve şampiyonluğa damgasını vurmuştur.

D.K: Ben de yurtdışında doğup, oranın kültürüyle bir yerlere gelmiş ıyunculardan bahsetmek istiyorum. Ama önce Tugay’a bir parantez açmam gerek. Arka Mahle blog'undan alintilar da yaptim bu yazi icinde.Ah be Tugay... Koparıldın gittin Parçalı’dan... Kimse senin kadar üzmedi beni giderken... Oysa ‘Tugay’ oluyordum hep ben mahallede maç yaparken. Ben sendim hep maç izlerken... Sakatlanınca beraber ağladık, Fenere golü atınca beraber coştuk, Hertha’ya attığında ise beraber yaylanıp zıpladık bir çocuk gibi... Fatih’in Tolunay sevdası uzaklaştırdı seni bizden. Oysa Bülent’in sol tarafında sen olmalıydın 17 Mayıs gecesi... Sen atmalıydın penaltılardan birini, belki de en önemlisini... Ama şimdi İngilizler seviyor seni. Çocuklar senin formanı alıyorlar, belki de ismini bile söyleyemedikleri halde... Ama ben bekliyorum, gün gelecek, takım elbiseli Tugay, Galatasarayın başında sahaya çıkacak... Ben de o maçların birinde, belki de en önemlisinde sahada olacağım.. Ve avazım çıkarcasına bağıracağım ismini... Tugay Kerimoğlu... Bir sen vardın, bir Metin Oktay, bir de Hagi...


Gözlerimizde oluşan ve ‘yaş’ adını verdiğimiz ıslak oluşumları bir kenara bıraktıktan sonra, yazımıza devam edelim.. Yurtdışında doğup büyümüş oyunculardan benim hatırladığım ilki Kubilay Türkyılmaz. İsviçre’de efsane olmuş bu isim, duruşu ile Galatasaray’lı taraftarların sevgisini hakediyor. Manchester United ile 3-3 berabere kaldığımız maçtaki oyununu hatırlayın. Yakışıklı bir adamdı, oyununa bakardı. Çok uzun süre piyasada kalmadı ama zihnimizde güzel hatıralar bıraktı.

Mehmet Scholl. Türkiye’nin şu an en ufak kan bağı olan bir oyuncuyu performansına bakmaksızın Milli takıma çağırmasının sebebi bu arkadaştır. Almanya’da doğup büyümüş, Bayern Münih gibi bir kulübün efsanevi oyuncularından biri olmuştur. Türkiye için oynamayı reddedip, Alman milli takımı için ter dökmüştür. Bana kalırsa o zaman doğru kararı verip, bugünlerde bunun acısını çeken oyuncular gibi olmaktan kurtulmuştur. Şu anda Bayern’in minik takım antrenörlüğünü yapmaktadır. 2-3 seneye kadar A Takıma yükselir. O zaman ne Klinsmann kalır, ne de Hitzfeld...

Muzzy İzzet... Kıbrıslı Türk bir babadan olma Muzzy, Chelsea genç takımı ile başlayan kariyerini Leicster City ile zirveye taşımış ve Türkiye Milli Takımında da oynama şansı bulmuştur. Orta sahada oynayan, sadece Kıbrıslı kanı olduğu için bizlerin sempatisini kazanmış, oyun değiştirecek yetisi olmayan bir oyuncuydu bana göre... Geldi, geçti, diğerleri için kapıyı açtı...

Daha sonra Alman ekolü ile karşılaştık. Şimdilerde kokain kullandığı gerekçesi ile futbol hayatı sona eren, bir zamanların genç yeteneği Berkant vardı mesela... Galatasaray’a geldiği gün ‘çocukluğumun takımına geldim’ dedi. Normal karşıladık. Ne zaman ki Beşiktaş’a transfer olunca ‘ben küçüklüğümden beri Beşiktaşlıydım’ dedi, o an bitti benim için. O ufacık Alman beyni ile milleti kandırmaya çalıştı, kananlar da az değildi hani... O da geldi geçti.

Uğur Tütüneker’i de unutmamak gerek. Onun şu andaki ‘tip’ olarak temsilcisi Ümit Karan. Akrabamılar ne...

Yıldıray Baştürk, Halil Altıntop ve Hamit Altıntop’u sona sakladım. Alman ekolünde bir yerlere gelmiş oyuncular. Ama sadece Hamit (ve belki biraz da Halil) de iyi bir altyapı ve gelecek var. Yıldıray işi bitirmiş gibi.. Oysa o da çok yetenekli bir oyuncuydu.


Almanların Türklerin elinden kaptığı bir oyuncu var ki, tam bir 2. Mehmet Scholl vakası. Bundesliga takip edenler yakından bilirler Mesut Özil’i. Süper bir orta saha. 1988 Gelsenkirchen doğumlu olan Mesut, 2005 yılına kadar Barış Özbek ve Serkan Çalık ile beraber Rot-Weiss Essen forması giydikten sonra doğduğu kentin takımı Schalke’ye transfer olur. Burada fazla oynayamamasından şikayet ederek, soluğu bu sezon başında Werder Bremen’de alır. Herkes ‘Diego’nun arkasında takılacak’ gözüyle bakarken o şu an takımın değişmez ismi... Almanya milli takımını seçti. ‘Ben burda doğdum, bu kültür ile büyüdüm, buraya haksızlık edemem’ dedi. Doğru da yaptı bence. Gencecik yeteneklerin Fatih tarafından harcanması hoşuma gitmiyor hiç...

Son olarak Hollanda’ya değinelim. Hollanda Türk asıllı futbolcu açısından bir maden. İlk yazımızda bahsettiğimiz PSV forması giyen Erkan Bakdemir ve Taner Taktak bu oyunculardan sadece ikisi. Hollanda 2018 kadrosu için en büyük iki aday. Bir dönem de Uğur Yıldırım vardı, frikik şampiyonu. Türkiye’ye geldi dolaştı, söndü. Hata...

İngiltere’den bir isim daha var. İlk yazıda yine bahsetmiştik. İngiliz anne, Türk babadan olma Jem Paul Karacan (şu anda Reading forması giyiyor), geleceği parlak bir oyuncu.

Ha, Colin Kazım’ı unutmamak gerek. Doğru olanı mı yaptı Türkiye’ye gelerek, bence evet. Zaten Fenerbahçe’den daha büyük bir takımda oynayacak potansiyel yok. Yetenek var ama, potansiyel yok. O da Kıbrıslı Türk kontenjanından bizim sempatimize sahip.

Sonuç olarak, yurtdışında oynayan oyuncular yavaş yavaş milliyetçi hareketlerden ziyade, kendi gelecekleri açısından doğru kararları vermeye başladılar... İlerleyen zamanlarda isminii duyacağımız birçok futbolcu var uzak diyarlarda... Fatih de üstüne bir bardak soğuk su içsin artık...


FutbolPedia 5


UEFA'da Neler Oluyor?

Şampiyonlar ligi’ni geçen hafta konuşmuştuk... Sıra bu hafta UEFA Kupasında. Bu sene finalin Kadıköy’de oynanacağı bu kupa hakkındaki düşünceleriniz neler?


D.K: Okan abi, ben konuya önce kısa bir tarihçe ve UEFA’nın bu seneki statüsü ile başlamak istiyorum. İlk olarak 1955/56 sezonunda ‘Fuar Şehirleri Kupası’ adı altında başlayan organizasyon, 1971/72 senesinde bugünkü ismini aldı. 1999 senesinde ise ‘Kupa Galipleri Kupası’ ile birleştirildi. Şu ana kadar 52 kupa verilen organizasyonun ismi gelecek sezon ‘UEFA Europa League’ olarak değiştirilecek ve Şampiyonlar Ligi statüsünde olduğu gibi sadece grup maçları üzerinden oynanacaktır.

Şampiyonlar Ligi Avrupanın dev bütçeli takımlarını karşı karşıya getiren, uğruna milyarlarca dolar harcanan endüstriyel futbolun zirvesiyse, UEFA Kupası da buna alternatif olarak UEFA tarafından sunulan, futbola Avrupa genelinde ilgi uyandırmayı amaçlayan, düşük bütçeli takımlara da yarışma imkanı veren, ülkelerin ve kulüplerin kendilerini diğer ülkelerde tanıtmasına yardımcı olan, yeni yıldız adayı oyuncuların uluslararası arenada kendilerini kanıtlama fırsatı buldukları, özellikle futbol açısından geride kalmış pek çok ülke takımı için katılmanın kazanmaktan daha önemli olduğu turnuvadır.

Kupayı diğer gösterişli kupalardan ayıran, kulpsuz basit tasarımı, aslında her şeyi çok güzel anlatmaktadır. Genel olarak çeyrek finalden itibaren yükselen futbol kalitesi ile üst düzey mücadeleler olmakta, seyir zevki ve heyecanı artmaktadır. Kupayı son 10 senede müzesine götüren takımlara baktığımızda 1997/98 sezonundan başlayarak Inter, Parma, Galatasaray, Liverpool, Feyenoord, Porto, Valencia, CSKA Moskova, Sevilla (2) ve Zenit’in isimlerini görüyoruz. Liverpool ve belki de Inter’i bir kenara koyarsak, diğer takımların dönemlerindeki dikkat çekici başarı ve çıkışlarını bu kupayla resmiyete döktüklerini görebiliyoruz. Bunların arasında benim en dikkatimi çeken Parma oldu. O dönemde takımda bulunan isimler, Crespo, Chiesa, Cannavaro, Vanoli, Sensini, Diego Fuser, Buffon, Dino Baggio ve Lilian Thuram gibi isimler olunca dikkat çekmemek elde değil tabii... Şimdi de ikinci ligde çırpınıyor Parma...

Kupayı aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi özetleyebiliriz...

Birinci Ön Eleme Temmuz 72 takım: İki ayaklı eleme

İkinci Ön Eleme Ağustos 64 takım: İki ayaklı eleme

Birinci Tur Eylül 80 takım: İki ayaklı eleme

Gruplar Ekim-Aralık 40 takım: 5'er takımlı 8 grup

Üçüncü Tur Şubat 32 takım: İki ayaklı eleme

Dördüncü Tur Mart 16 takım: İki ayaklı eleme

Final Aşaması Nisan-Mayıs 8 takım: Çeyrek Final, Yarı Final, Final

Bu kadar detaylı bilgiden sonra bu sezonku maçlara geçelim. Bu sezon iki takım gönderdi Kıbrıs, UEFA’ya. İki ezeli düşman (rakip değil, düşman) Omonia ile Apoel ter döktüler üst turlar için... Gele gele Omonia’ya Manchester City, Apoel’e ise Schalke 04 geldi. Oysa ilk başta Omonia, Makedon Milano takımını, Apoel ise diğer bir Makedon takımı Pelister’i elemişti. Daha sonra Apoel, Sırp ekip Zvezda’yı elerken, Omonia bir tarih yazıp AEK’i evine gönderiyordu. Ama buraya kadar dedi iki ekip ve Anorthosis’i yalnız bıraktılar Avrupa’da...

1. turda Galatasaray Belliziona’yı elerken, Kayserispor talihsiz bir şekilde PSG’ye takılıyor, Beşiktaş ise acı bir şekilde Metalist’e boyun eğiyordu. Gruplar’a gelmişti sıra. 5’er takımın yer aldığı her grupta, her takım 2 kez evinde, 2 kez de deplasmanda maç yapıyor. Saçma olsa da, 6 puan alan gruptan çıkmayı garantiliyor, zira 5 takımın 3’ü gruptan çıkıyor.

Bu sezonku gruplara değinelim şimdi de. A grubundan başlayacak olursak, grupta Schalke, Manchester City, Twente, Racing Santander ve PSG var. Gayet ‘tadına bakmalık’ bir grup gibi gözüküyor, öyle de... Nedeni, grupta 2 maçta 2 galibiyet alan takımın bulunmaması. 1 maç oynayıp onda da mağlup olan PSG’nin çıkma şansıda var, iki maçta 4 puan ile lider bulunan Schalke’nin evine gitme olasılığı da var...

B grubunda Galatasaray, Hertha Berlin, Metalist, Benfica ve Olympiakos var. 2 maçta 6 puan alan Galatasaray, gruptan kesin olarak çıktı. İkinci sıradaki Hertha 2 puana sahip, Olympiakos’un bir maçı eksik. Daha önce Ataürk Havalimanın’a iki kez Kupa getirmeyi başarmış Galatasaray, Benfica maçında oynadığı futbolu tüm UEFA Kupasına yaymayı başardığı takdirde, bu kez kupayı havalimanına değil ama otobandan karşıya getirme ihtimali yüksek.


C grubu, Çarşamba pazarı gibi. Sampdoria, Sevilla, Standard Liege, Stuttgart ve Partizan. Puansız Partizan dışındaki diğer takımların 3’er puanları var. Ana baba günü oraları, bulaşmayın, ya da bulaşın bulaşın, bir de bira açın, biraz da fıstık, onlar dövünsün, siz keyfe bakın...

D grubunda ise Udinese, ‘hah, ben yolumu buldum arkadaş, ağır ağır çıkayım bu gruptan’ derken, Redknapp’ın gelişi ile gruptaki tüm takımlarda bir tedirginlik başladı. Bana göre Tottenham bu gruptan rahat bir şekilde çıkar. Ama sonra ise muamma... Öyle bir takım ki, gol yemeden kupayı da alabilir, ilk maçtan fark yeyip, evine de dönebilir. Bana göre en büyük sorumluluk kaleci Gomes’de. Tüm Tottenham’a bir hava gelmiş, herkes değişmiş, o yine aynı. PSV’deki Gomes’den eser yok. Londra yağmuru yaramamış adama...

E grubu çok çekişmeli geçmeyecek gibi. Yıldız ordusu (ama hepsi bedelli asker) Milan, Almanya’da göze hoş gelen bır top oynayan Wolfsburg, Braga, Portsmouth ve Heerenven... Milan ile Wolfsburg ilk ikide garanti gibi duruyorlar, tüm mücadele üçüncülük için... Milan’ı izlemek için Şubat’ı bekliyorum. Beckham da kadroya katılsın, Ancelotti nasıl bir kadro çıkarsın... Bu adamları bir arada idare etmek 20 çocuğun etrafında koştuğu değerli bir vazoyu korumaya çalışmak gibi... Beckham orta sahaya geçince, Seedorf defansın göbeğinde mi oynar, kaleye mi geçer bilmem artık...

F grubunda Ajax, Aston Villa ve Hamburg beklenilen doğrultuda başladılar diyebiliriz. Kendi aralarında oynayacaklar maçlar zevkli geçiyor ve geçecektir ama diğer maçlar çok da zevk vermez herhalde.. Ama belli de olmaz hani...

G grubunda 2 maçta 6 puan alan Fransız St. Etienne, geçen hafta teknik direktör değişikliğine gitti. Galatasaray’ın da bir dönem istediği Alain Perrin takımın başına geldi. İkinci sıradaki Valencia, Okan abinin bir-iki hafta önce söylediği gibi, ‘portokal gibi gitgide olgunlaşan’ bir futbol oynuyorlar...

H grubunda ise CSKA Moskova lidelikte bulunurken, son yıllarda Fransa’da yükselişe geçen, ama diğer Fransız takımlar gibi, ne yaparsa yapsın Lyon’a yetişemeyecek olan, Nancy’yi görüyoruz. Her ne hikmetse Feyenoord gibi bir takım iki maçta iki mağlubiyet ile son sırada. Demek ki neymiş, Hollanda ligi feci derecede Türkiye ligine benziyormuş.

Sonuçta grupları hızlı bir şekilde değerlendirdik. Baktığımızda kupanın Galatasaray’a gelmesi pek de imkansız değil hani. İstemek önemli Okan abi, bir de her zaman dediğim gibi İSTİKRAR...

Hadi en son da biraz atalım, tutalım. Bence, bu sene kupayı ‘Galatasaray almaz ise’, bir İtalyan takımı alacak. Ama Milan değil... Ya Udinese, ya Sampdoria... Sen ne dersin Okan abi?

O.D: UEFA'ya 8 takım da Şampiyonlar liginden gelecek. Şampiyonlar ligindeki guruplarında 3. olan takımlarla beraber 24 takım 32 takıma yükselip 'knock-out stage 'dediğimiz iki ayaklı elemeler başlayacak. Hatırlarsın Galatasarayınız da böyle bir durumun sonunda UEFA Şampiyonu olmuştu. Ali Sami Yen'deki unutulmaz 5-0'lık Chelsea mağlibiyetinden sonra Galatasaray gurubunda 3. gelip UEFA'ya kalmış ve kupayı almıştı. Yani 'her olmayan işte bir hayır var' diyen atalarımız gibi Deniz bize iyiki bize yenilmişsiniz. Aksi takdirde bugüne kadar hiçbir Türk takımının başaramadığı büyük bir başarıya -Fener’e sahasında beş çeken- Arsenal’i finalde yenip nasıl imza atacaktınız? O maçta sevgili spor yazarımız Zeki Kayalp, Ekonomist Vargın Varer, Sigortacı Ersan Dağlı ile beraberdik. Ve inanmayacaksın Deniz, uçak alanına gitmek için bindiğimiz taksici bize bu Galatasarayın UEFA'yı alacağını söylemişti...

Deniz, benim gençliğimin demeyip çocukluğumun statülere değineyim biraz. 1970’li-80’li yıllarda henüz Rasim doğmamış, Almanya birleşmemiş, Çekoslavakya, Yugoslavya, Sovyetler Birliği de bölünmemişti. Etrafta mantar gibi takımlar da çoğalmamıştı. Hard Rock’u çağrıştıran Metalist gibi takımlar da yoktu. Gerçi Beşiktaş yine beş dakikada beş’lik oluyordu abur cubur takımlara ama köklü kulüplerdi her kupada mücadele edenler... Düşün bir kere, Estonya, Litvanya, Ukrayna, Beyaz Rusya veya başka herhangi bir renkten başka bir Rusya yokken sadece SSCB vardı. Şampiyon Dinamo Kiev ise, 2. Dinamo Moskova oluyordu. Koskoca coğrafyadan topu topuna 4 takım kalıyordu Avrupa kupalarına! Avrupa’da takımlar parmakla sayılacak kadardı yani.

Olay çok basitti o zaman. Kupa 1 'Şampiyon Kulüpler Kupası' idi ve o yıl sadece şampiyon olanlar katılırdı. Senin Liverpool gibi 30 yıldır şampiyon olamayan takımın oralarda işi olmazdı. Yani Şampiyon Kulüpler Kupasına kalıp şampiyon olma şansı yakalamayazdı o yıl şampiyon olamayanlar! Baba gibi şampiyonların kupasıydı yani... Kupa 2 'Avrupa Kupa Galipleri Kupası' idi. Ülkelerinde sadece Kupa şampiyonu olan takımlar bu kupada oynayabilirdi. Yani bu iş boyle devam etseydi 30 yıl Fenerbahçe bu kupaya katılamazdı!. Kupa 3 ise UEFA idi ve bu kupada da ligi şampiyon bitiremeyen ve sadece ligini 2. veya 3. bitiren takımlar oynardı. Tüm maçlar iki ayaklı eleme usulune göre başlar biterdi. Katılan takımların kalitesi oldukça yüksekti yani. Ne ön eleme, ne İntertoto vardı. Yani ligi 12. bitiren İntertoto’ya gitsin, ordan ön eleme derken UEFA’ya atlayıp şampiyon olsun yoktu o zamanlar... Ne de gurup maçları tabi ki! Ve hep heyecen dorukta idi. Ayağı kayan giderdi.

Şimdilerde sürekli bir statü arayışı var. Gelecek yıl yine değişiyor. Bize onun da nasıl olacağını yakında anlatırsın Deniz. UEFA'da gurupları çok çok iyi analiz etmişsin. UEFA dediğin gibi İtalyanlara kalır sanırım. Sadece Şampiyonlar liginde guruplarında 3. olup UEFA'ya İspanyolların kalması durumunda onları zorlayabilir. Ama Galatasaray'ın İstanbulda final oynaması işin rengini değiştirebilir. Bu cim boma da hiç belli olmaz yani. Liginde kral olan Benfica'yı nasıl benzettiğini hepsimiz izledik. Henüz Real Madrid’in bile durumu Şampiyonlar liginde kesin değilken şimdiden finali tahmin etmek gerçekten çok zor. UEFA'yı İngilizlerin temsilcileri Man City ve Tottenham’ın da zorlayabileceğini gözardı etmek istemiyorum. Ama İngilizleri esas iddialı olduğu Şampiyonlar ligi... Orayı yine İngilizler domine eder ve alırlar diye düşünüyorum.