16 Eylül 2010 Perşembe

HALKAPINAR ARENA'DA 2 GÜN


Türkiye spor tarihinin elde etmiş olduğu en üst klâs organizasyonlardan biri, belki de en büyüğü idi Dünya Basketbol Şampiyonası. Kazasız belasız atlatıldı, şampiyona başarı ile tamamlandı. Turnuva boyunca tek eksik olarak Türkiye’nin maçları dışındaki maçlarda yetersiz seyirci sayısı gösterilebilir. Bu büyük bir eksik olarak göze çarptı, zira Türkiye eğer finale kalamasaydı, final maçı 2000 kişiye bile oynanabilirdi diye düşünüyorum.
Dört grubun farklı şehirlerde maçları oynadığı şampiyonada, şu an benim yaşamakta olduğum İzmir’e İspanya, Fransa, Litvanya, Lübnan, Kanada ve Yeni Zelanda düştü. Bilet fiyatlarını yüksek tutuldu aslında turnuva boyunca. Neyse biz ilk gün 40 TL’ye Zone 3 biletimizi aldık, ikinci gün ise işyerindeki ağabeylerimiz bize pota arkası Zone 1 bilet verince keyfimiz yerine geldi. Buradan Ali abi’ye teşekkür ederim. Sayesinde Dünya 3.’sü takımı ikinci kez izleme şansı buldum.
Maç hikâyelerine girmeden önce, İzmir grubu hakkında bir bilgi vereyim kısaca. İspanya, turnuvaya en büyük yıldızı Pau Gasol’u getirmeyi başaramadı ve pota altını Pau’nun kardeşi Marc’a hediye etti resmen. İkinci uzun olarak Vazquez geldi ve başka uzun ihtimalleri üzerinde durmadılar. Takımın tecrübeli oyuncusu Calderon’un da sakatlanması, takım hızı açısından iyi de olmuş diyebilirdik. Turnuvanın benim adıma en favori takımıydı İspanya ve benim sempati duyduğum takım olarak İzmir’de oynamaları çok sevindirmişti beni. Özellikle basket oynadığım dönemlerde İspanyol arkadaşların sürekli atış tarzımı benzettiği Navarro’yu, “uçan İspanyol” Fernandez’i, genç wonderkid Rubio ve tecrübeli şutör Garbajosa’yı canlı izleme fırsatı herkesin eline geçmiyor diye düşünüyorum.
Kağıt üstünde Fransa en grubun güçlü takımlarından biri olarak gözükse de, işin aslı 1-2 maç sonra ortaya çıkacaktı, Türkiye maçında ise Fransa, futbolda olduğu gibi baskette de dibe vuracaktı. Hep bu İrlanda’nın ahını aldılar işte, başka bir şey demiyorum. Tony Parker ve Ronny Turiaf’tan yoksun bir kadro ile İzmir’e geldiler, en önemli skor gücü ise süper atletik yetenek Nicholas Batum ve Pietrus olarak gözüküyordu, fakat Batum dışında tüm takım vasat bir turnuva geçirdi. Ne Boris Diaw, ne Pietrus, ne de Gelabale yeteri desteği gösteremediler. Ona rağmen ilk maçta İspanya’yı mağlup ettiler. Sonrası malum.
Litvanya ise 2011 yılında kendi ülkelerinde düzenlenecek turnuva öncesi, çok da iddialı olmayan bir kadro ile, Songolia, Siskauskas ve en önemlisi, Litvanyalıların ‘Hagi’si Jasikevičius’un eksikliğinde İzmir’e geldiler. Fakat turnuva boyunca, eb sahibi Türkiye’den sonra, en büyük ve organize taraftar kitlesi sayesinde 6. Adam faktörünü çok iyi kullandılar. 12 davul, bilimum genç bayan ve ateşli erkek seyirciler ile tribünlerde yerlerini aldılar, kocaman bayraklarını açarak gelecek sene için iyi bir ipucu verdiler. Takıma değinecek olursak, geçen sezon Galatasaray Cafe Crown forması giyen Jasaitis ve Olympiakos’ta oynayan Kleiza en önemli silahlarıydı Litvanya’nın. Bir de takım oyunu ve maça göre ortaya çıkan üçüncü yıldızlar.
Diğer takımlardan Lübnan ve Kanada prestij amaçlı gelseler de, Yeni Zelanda onlardan farklı olarak tehlikeli bir takım görüntüsü veriyordu. Grubu 2. Bitirerek bunu kanıtladılar.
Gelelim ilk gün gittiğim maçlara. Her gün 3 maç vardı, 16.00, 18.30 ve 21.30’da başlıyorlardı. Ofisten 18.00’da çıkabildiğimden ilk maçı kafadan attık. İkinci maç, yani izleyeceğimiz ilk maç Fransa ile Kanada arasındaydı. Sahaya kolay geldik, biletlerimizi kolay aldık, içeriye kolay girdik. Herşey güzel gidiyor. Girişten sonra Dünya Şampiyonasında olduğumuzu anladık. Stad biraz boş olmasına rağmen hareketlilik bol. Atkı alıyorum hemen, üzerinde İzmir ve takımların adları yazan, tarih de var üstünde, iyi hatıra olur. İspanya tişörtü bakınıyorum hemen, en küçük boy Large kaldığı için vazgeçiyorum hemen. Hot-Dog & Meşrubat ikilisi ile tam bir basketbol seyircisi kimliğine bürünüyorum ama üstümde gömlek-kumaş pantolon!?! Eee, olur öyle, Avrupalılar gibi… Etrafta da benim gibi kişiler çoğalınca basketbolun geleceği açısından seviniyorum.
Tribunler boş olunca biraz daha yakınlara oturuyoruz. İskoçya’da okuduğum dönemde geceleri uykusuz kalıp maçlarını izlediğim Portland’ın en etkili oyuncusu Batum önümde potayı kırma hamleleri içinde ısınırken, zira Hidayet’in eski takım arkadaşı Pietrus da öyle. Turnuvanın sembolü Bas-Cat geçiyor aralarından, arada bir ponpon kızlar hediye dağıtıyor millete, herkesin keyfi yerinde.
Maç nasıl geçiyor anlamıyoruz. Batum’un birkaç smacı dışında izlenesi maç olmuyor, Fransa rahat kazanıyor. Fransızlar iki gün önce İspanya’yı yenmişler, kafaları rahat. Kanada da fazla sıkmamış maçı, asılmamışlar. Ağır ağır maç bitiyor.
Sonrasında işte beklediğim maç geliyor. İspanya parkeye geliyor ve hepsi orada. Rubio, Navarro, Fernandez, Gasol, Llull, Garbajosa, Reyes ve diğerleri… Yakınım şu anda hepsine birden. Önümüzde ısınmaya başlıyorlar. Benim dikkat Navarro ve Fernandez’in üzerinde. Ardından Litvanya çıkıyor sahaya. Aman Allahım, sanki maç Vilnius veya Kaunas’ta. Bir sene sonrasının provasını yapan bir Litvanya seyircisi var. Öylesine ateşli, bir şeylerin olacağını önceden sezmişler gibi. Jasaitis’i daha dikkatli izliyoruz, kendisi geçen sezon Bornova Bld. karşısında aynı parkelerde top sektirmiş ne de olsa. Oyuncular ısınırken sahada gezen dansçılar, bayraklar ve maskot ayrı bir heyecan yaşatıyor.
Sonrasında milli marşlar ve Türkiye insanının her nedense kendi marşı dışında her marşı, ama her marşı, ıslıklama geleneği sürüyor. Sebep? Bir sebebe gerek yok kanımca, genlerde var. Artık ilk maç için hazırım HALKAPINAR!

Maç Başlıyor
İspanya tam istediğim gibi, Dünya takımı, şampiyon gibi oynuyor. Litvanya ayak uydurmuş durumda. Saha içerisinde yakışıklı erkekleri, taraftar olarak da muazzam kızları sayesinde tüm Türk halkı bir anda İspanyollara sırtlarını çeviriyor ve Litvanya’yı desteklemeye başlıyor. Tüm stad içinde, İspanya’yı destekleyen tek Türk ben kalıyorum gibi geliyor bana. Litvanya ile ilişkilerimiz ne kadar da iyiymiş!!!
Fernandez ise öte taraftan ‘insan’ kalıpları içine zorla sokulmuş yapısı sayesinde yine uçuyor, kaçıyor, göz zevkimize hitap ediyor. Rubio ise yine şutlarda kötü, ama ara sıra akıl almaz paslar çıkarabiliyor. 19 sayı öne geçiyor İspanya bir ara. İlk maçta Fransa’ya mağlup olmuş olan takım, rehavetini yine artırıyor, öte taraftan Kleiza ve Jasaitis ile birlikte taraftar desteğini de arkasına alan yeşiller ağır ağır farkı azaltmaya başlıyordu. Üst üste başarısız biten İspanya atakları sonrası Fernandez bile maçı bırakıyor, gününde olmayan Marc Gasol’a sürekli faul yapan Litvanya pota altı, işin sırrını keşfetmenin mutluluğunu yaşıyorlardı.
Maçın sonunda İspanya 2. Mağlubiyetini alıyor, Litvanya ise sonunda 3. Olarak bitireceği turnuvada iyi sinyalleri vermeye başlıyordu. Sonuç olarak da sürpriz ekip onlar oldu işte. Tribundeki Türk veya Litvanya’lı herkes çılgınca alkışlıyor, ben ise ilk kez canlı izlediğim Navarro kardeşimin üzülmesine üzülüyordum. Oysa o ‘gözyaşı damlalarını’ gerçek anlamda kullanmaması, rakip potaya göndermesi gerekiyordu!!!
Maç sonrası Halkapınar ağır ağır misafirlerini gönderirken, bizler de evlerimize doğru yol aldık. Ne de olsa 2 gün sonra bir maç periyodu daha vardı ve güç toplamak gerekiyordu.
Son Etap
Perşembe günkü maç listesi güzeldi, önce İspanya-Kanada, sonrasında Litvanya-Lübnan ve en
son Fransa-Yeni Zelanda. 3’te 3’ü zorlamak istediğimden daha hazırlıklıydım. O gün işyerine önlem alarak gitmiş, daha rahat kıyafetler giymiştim.
İşleri erken halledip, yola koyulduk fakat İspanya maçının sonuna yetişebildim. Yine de Fernandez ile vedalaşmak güzeldi. “Sizleri 2011’de Litvanya’da da izlemeye geleceğim” diyerek vedalaştık. Sonrasında turnuvanın sürpriz yenilgisiz takımı Litvanya geldi ısınmaya. Jasaitis tam önümüzden sahaya çıkarken önümdeki Galatasaray formalı elemanlar bağırınca bize doğru el sallayarak ve elini yumruk yaparak geçti. Onun da oynamasını bekliyordum ama grubun son maçında Jasaitis riske edilmedi ve ben bu güzel insanı son kez göremedim. Neyse, onu da seneye görürüz dedik ve maç başladı. Gayet akıcı geçen maç sonrası yine taraftar desteğiyle ve Kleiza’nın liderliği ile maçı rahat kazanan taraf Litvanya oldu.
Gecenin en enteresan maçı kuşkusuz son maç oldu. Fransa o ana kadar grupta 2. sıradaydı. 12 sayının altında bir farkla mağlup olursa rakibi Yeni Zelanda grubu 4. bitirecek ve Türkiye ile eşleşecekti. Fakat 12 sayı üstünde fark yemeleri durumunda bir anda 2 ile 4 yer değiştirecek, Türkiye’nin rakibi Fransa olacaktı. Seyirciler içinde bu durumu bilen birkaç kişiden biri olduğumu düşünüyorum, çünkü etrafımdaki tüm Türkler maçı uyur-uyanık izliyorlardı. Maç süresince 6-8-10 sayılarda maçı önde götüren Yeni Zelanda, son saniye bulduğu inanılmaz üçlük ile (potalı) farkı 12’ye çıkarıyor, Batum’un üçlüğü çember içinde bir tur döndükten sonra, canı sıkılıp dışarı çıkıyordu. Böylelikle Türkiye’nin rakibi Fransa olmuştu. Yeni Zelanda’nın 2. sırada bitirdiği İzmir grubunun lideri Litvanya olurken, 3. sırayı İspanya alıyordu.
Sonuç
Her ülkeye 1000’de 1 nasip olacak olan bu organizasyonda en azından 2 gün maçlara gitmek, basketbol oynamayı futboldan daha fazla seven ve iyi bir basketbol izleyicisi olan bendeniz için muazzam bir tecrübe oldu. İnsanların Türkiye maçları dışında diğer maçları ciddiye almamaları beni üzen bir nokta olurken, ülkedeki basketbol sevgisinin sadece milli takımlar düzeyinde kalmaması en büyük dileğim olmuştur, olacaktır.
İnsanların artık futbol formaları ile basket maçlarına gelmemeleri gerektiğini, ligdeki her maçın da aynı zamanda milli maçlar kadar heyecanlı olabileceğini öğrenmeleri gerek. Zaman alacak ama olmayacak bir durum değil.
Not: Tamam bu ‘maddi manevi’ olayı insanı güldürüyor ama yersiz ve gereksiz olmuş, daha doğrusu olmamış…

Hiç yorum yok: